Neden

24 Nisan 2009

Neden?
Bence bu soru insanoğlunun sahip olduğu tek ve en eski sorudur.
Kadim zamanlardan beri insanoğlunun zihninini meşgul etmiştir.
Neden “neden varız” sorusunu sorarız, sadece meraktan mı, o halde merak neden?
Neden sorusuna, belki insanın hayvan iken insan olmasına sebep olan soru da diyebiliriz.
Sadece sorulan bu soru değildir elbet, bütün sorular bu sorunun ardından gelir.
Bu sorulardan çoğu “neden” sorusunu yanıtlamak içindir.
Soruyu yanıtlamak için soru sormak etkili bir yöntemdir.
Neden olduğunu bilmiyor isek nasılını öğrendiğimizde neden sorusuna yanıt verilebilir.
İşte bu nasıl sorusunun cevaplarına göre “neden” sorusu göreceli olarak yanıtlanabilir.
Ben, kendi kendime neden sorusunu sorup, nasıllığı açıklanmış olgu veya olgular üzerinden gideceğim.

Ben neden varım?
Bir şeyi açıklamaya çalıştığınızda, ortaya koyduğunuz yargıya ya kanıt ararsanız ya da ortaya bir yargı koymadan evvel mevcut kanıtlar sizi o yargıya ulaştırır.
Bu bağlamda mevcut kanıt benim, herkesin kendisidir, herkes kendi üzerinden bir sonuca oluşabilir.
Ben neden varım:Ya olasılıklıların sonucu olarak ya da bu olasılıklar arasından yapılan bilinçi bir seçimin iradesi olarak varım.
Konuya bu iki ihtimalden başka ihtimaller de eklenir ama o ihtimaller burada bahsettiğim ihtimallere indirgenebilir olduğunu düşündüğümden gereksiz buluyorum.

Ben neden varım?
-Sen bir olasılık ürünüsün, yani tesadüfen varsın, olmayabilirdin de..
Peki ben neden, neden varım sorusunu soruyorum?
-Seni var eden olasılıkların bir sonucu olarak bu soruyu sorma kabiliyeti kazanmış olmandan dolayı soruyorsun.
Yani bu, buraya yazacağım her cümlenin ve sorunun tesadüfen seçilmiş olduğu anlamına mı geliyor?
-Olasılıklar sonucu kazandığın yeteneğinle olası soru ve cümleler arasından seçim yapıyorsun.
Neye göre seçim yapıyorum?
-Olasılıklar sonucu kazandığın yeteneğinle olası soru ve cümleler arasından “ben neden varım” sorusuna cevap olabilecek olası cevapların hangisinin doğru olduğunu bulmak seçim yapıyorsun.
Evet, olasılıklar sonucu kazandığın yeteneğimle doğru cevabı bulma amacına yönelik olası soru ve cümleleler arasından seçim yapıyorum.
Bu noktada olasılıklar arasından bir amaca yönelik seçim yapmış olmam, buraya yazdığım soru ve cümlelerin tesadüf olmadığını gösterir.
Örneğin bu cümlede ki 1. harfin -Ö- 7. harfin -n- olma olasılığı yüzde yüzdür, çünkü cümle benim seçimim sonucu vardır.

Peki benim yukarıda ki cümleyi kurmama sebep olan nedir?
Ben neden varım sorusunu sormamdır.
Ben olmasaydım burada bu soruyu soramazdım, o halde benim olmama sebep olan nedir?
Bundan sonra maddi varlığım üzerinden 1. dereceden sebepler üzerinden sırayla gideceğim.
Benim olmama sebep annem-babamdır, onların olmasına sebep ise ninem-dedemdir.
Bu method ile eşeyli üreme yapabilecek ilk iki insana kadar gidebilir, burada bu yazıyı okuyabilen herkes ve insan olan herkezin varlık sebeplerini bu iki insana indirgeyebiliriz.
Yani o iki insanın var olması, burada benim yazmama bir sebep teşkil eder.
Olmayabilirlerdi, bende burada olmayabilirdim gibi bir olasılıktan kimse söz edemez, yukarıda yaptığım indirgemeden dolayı bu sözü söyleyecek kimse olamaz.
Yani ben burada yazıyorsam o ilk iki insan da olmak zorunda, olmamaları ihtimali yok.

Peki o iki ilk insanın var olmalarının sebepleri nelerdir?
Tabi ki kendinden önceki sebeplerin toplamının oluşturduğu bir sebepten dolayı vardırlar.
Birinci dereceden ilk neden üzerinden gittiğimize göre o ilk iki insanın olmasının sebebi ilk canlıdır.
İlk canlının var olmasının sebebi de uygun atomların uygun zaman ve şartlarda uygun yerde olmasıdır.
Şöyle diyebiliriz; ilk canlının var olmasının ilk sebebi atomların var olmasından dolayıdır.
Yüksek oranda indirgemeler yapıyorum olduğumun farkındayım.
Yani şöyle denilebilir; evrende herşey atomlardan oluşuyor, neden başka yerlerde canlı yok?
Olup-olmadığını bilmiyoruz ama olduğunu bilene kadar yok kabul etmek daha rasyonel bir tutum herhalde, ama eğer varsa da onlarında sebebi atomlardır.

Birinci dereceden sebeplerden üzerinden gitmek yolumuzu kısaltır, örneğin atomlar olmasa idi evrende olmazdı, dünya da ve biz de olmazdık..
Veya genel bir itiraz ile, varlığına sebep olan n tane olasılığın sonucu, yani tesadüf olarak varsın, olmayabilirdin de denilebilir.
Hayır.Ben düşünüyorsam,varsam ve burada amacıma uygun cümleler ile seçim yaparak yazıyorsam olmama ihtimal yok.
Olmama ihtimalimin varlığı ancak ben olmadığım zaman vardır, ben var isem böyle bir ihtimal yoktur.
Yazının başında olasılıklar üzerinden değil de olmuş olan olgular üzerinden gideceğimi söylemiştim.
Buraya kadar atomun varlığının benim olmama birinci dereceden sebep olduğunu sanırım anlatabildim.
Peki atomun olmasının ilk sebebi nedir?

Burada bir es vererek ve ilk maddi sebepleri bırakarak kendi kendime zıd bir fikir denemesi yapayım.
Evrenin ve atomun var olma sebebi benim diyebilirmiyim?
Belki evet diyebilirim, ben olmasaydım atomda olmazdı, atom olmasaydı ben de olmazdım.
Fakat burada ters bir döngü var, ben yok iken atom vardı, öyle ise ben atomun var olmasına sebep olamam.
Ancak döngüyü tekrar ters çevirmem lazım; sadece atom olsaydı, ben de olmayacaktım, kimse atomun varlığından söz edemeyecekti.
Kim atom var veya yok diye idda edebilecekti?
Yeniden ters dönelim; bundan 500? bin sene evvel atomdan söz edenin olmaması atomun olmadığını gösterir mi?
Hayır göstermez fakat 500? bin sene evvel atomun olması gerektiğini var olan biz söylüyoruz.
Peki 500 milyar yıl evvel atom varmıydı?Yoktu.Ne vardı?
Ne varsa atomun, bizim, her şeyin olmasına sebep olan şey o.

Olmama ihtimalimiz varmıydı?
Eğer böyle bir ihtimal varsa ne bu yazının ne de okuyucularının olmaması gerekirdi..
Cansızdan canlı çıkma ihtimali kaçınılmaz..Belki de çıkmama ihtimali hiç yok..
O ya da bu şekilde evrenin kendi gözlemcilerini yaratması kaçınılmaz, yani tesadüf değil.
Tıpkı bu yazının 1. cümlesinin 1. harfinin, ….. 5. cümlesinin 5. harfinin tesadüf olmadığı gibi..
Evrende tesadüf ile açıklanamayacak milyarlarca ayar mevcut bence..

Reklamlar

Kaos-Düzen-Allah

24 Nisan 2009

Gündelik kullanığımız kaos kelimesi ile, matemetikçi ve fizikçilerin bu kelimeye yükledikleri anlam birbirinden farklıdır.
Bazı kozmoloji teorilerinde evrenin başlangıçı kabul edilen düzensizliğe kaos adı verilmiş.
İşte düzen bu karmaşa ve düzensizliğin içinden çıkıyor.
Kaos kelimesi, uzayda var olan parçacıkların keyfi bir biçimde dağılmasını açıklamaya yönelik.
Bu anlamda düzen parçacıkların bir yerde ve bir yönde öbeklenmiş olmasına deniliyor.
Biz şu an tüm parçacıklara bakmak yerine bir kaç parçacığın zaman içinde değişimine bakıyoruz.
Henri Poincare nin üç cisim problemi tam da buna örnektir, ama tatmin edici çözümler sunduğu tartışmalıdır.
Ancak bu çalışmalar bize kesin olarak şunu gösterir:sistemin ilk koşullarında ki çok küçük sapma, sistemin çok uzun zaman içindeki davranışını çok büyük ölçüde etkiliyor.

David Ruelle bu özelliğe kasoun fonksiyel tanımı diyor.
Yani sistemin zaman içinde davranışı önceden tahmin edilemiyor ve bu küçük sapmalar sistemde büyük değişiklikler meydana getiriyor ise sistem kaotiktir.Bu söylenenler aslında 1970 lerde ortaya atılan matematiksel katastrof teorisinin nesnelliğe büründürülmüş halidir.Fakat farklarda mevcuttur.
Öte yandan birbirine benzer, değişik isimlerde bir çok teoriden bahsetmek mümkündür.
Ancak yine kabaca belirtmekte fayda var ki, bütün bunlar Lorenz denklemlerinin kelebeğine açıklama getirmekten uzak.Ama bir teoriden herşeyi halletmesini beklemekte insafsızlıktır.

Tabi bu konuya dahil edilmesi gereken bir sürü kavram var..Özellikle Mandelbrotun fraktal kümeleri..
Fraktallerin soruna olan etkileri oldukça sınırlıdır, bu sebeple aslında bana göre bundan daha önemli ve gerçekçi kavramların kullanılması kaçınılmazdır..
Bunlar tabi ki termodinamik, entropi, enformasyon… gibi kavramlardır.
Bütün bunları daha net bir şekilde toparlamaya ve daha nesnel örnekler vermeye çalışayım:

Bugün görünen gerçek, evrenin bir düzensizlik durumundan düzensizlik durumuna aktığıdır, gittiğidir.
Peki ama şu anda mevcut düzeni ne sağlamıştır?Maksimum düzensizlik, yani kaos olabilir mi?
Öyle ise kaosun içinde var olan bir düzenden bahsedebilirmiyiz?Elbette evet.
Burada biraz filozof müsveddesi gibi konuşayım:Hiçlikten hiçlik çıkarsa kasoun içinde bir düzen olmadığını kimse söyleyemez.

Kaosun entropisi nedir?Düzensizlik maksimum olduğu için sıfırdır.
Çünkü oranlayacağınız bir düzenlilik bulunmamaktadır.
Ya da şöyle söyleyelim, evrenin entropisi artıyor ama bu artma bizi, yani entropi artışını yavaşlatan düzenli varlıkları, canlıları ortaya çıkarıyor.
Yani düzensizlik içinden düzen çıkıyor ise düzensizlik içinde düzen vardır diyebilirim.
Bundan sonra daha nesnel örneklere geçeyim:

Termodinamiğin, sıfırıncı, birinci, ikinci ve üçüncü olmak üzere dört temel yasası vardır.
Termodinamiğin 1. ve 2. Yasaları sadece kapalı sistemlerde geçerlidir.
Kapalı sistemler dış çevre ile enerji, bilgi ve malzeme alış verişinde bulunmazlar.
Evren de bir kapalı sistem olarak düşünebiliriz.

1. yasa evrendeki toplam enerjinin sabit olduğunu ve enerjinin yok edilemeyeceğini söyler.
Diğer bir tanımlama ile enerjinin korunumu yasası olarak da bilinir.
Bu yasaya göre enerji değişik formlarda bulunabilir.
Isı da bir enerji formudur.
Enerji çeşitleri yine 1. yasaya göre birbirlerine dönüştürülebilir.
Birçok enerji formu kayıpsız olarak ısı enerjisine dönüşürken, ısı enerjisinin dışardan destek olmaksızın, örneğin mekanik/hareket enerjisine kayıpsız olarak dönüşümü mümkün değildir.
Kayıpsız olarak enerji dönüşümü tersinir (reversible) süreç olarak adlandırılır.
19 yüzyılda Lord Kelvin, Carnot ve Clausius gibi bilim adamları ısı enerjisiyle çalışan makinelerde enerji alış verişinin matematiksel esaslarını ortaya koymak için yaptıkları çalışmalarda enerjinin değişik formları arasında bir hiyerarşi olduğunu ve enerji dönüşümleri arasında bazı dengesizlikler bulunduğunu ortaya koydular.
İşte bu hiyerarşi ve dengesizlikler termodinamiğin 2. Yasasının temelini oluşturmuştur.

2. yasaya göre tüm doğal ve teknik enerji dönüşüm süreçleri tersinmezdir ve bu süreçlerin yönü hep olasılığı yüksek olan duruma doğrudur.
Enerji farklarının azaldığı ve ortadan kalktığı durum olası durumdur.
Isı enerjisi hiçbir zaman tümüyle bir diğer enerji formuna, örneğin mekanik enerjiye, dönüşmez.
Ancak bu saptamadan, dönüşüm süreci esnasında, enerjinin bir kısmının yok edildiği anlamı çıkarılmamalıdır.
Çünkü 1. yasaya göre enerji yok edilemez. Bunun anlamı; ısı enerjisinin bir kısmının iş üretme yeteneğinden yoksun kalmasıdır.

2. yasaya göre yerdeki taş masanın üstüne sıçrayabilir.
Bu iş W= m.g.h için gerekli olan enerji taşın bünyesindeki iç enerjiden sağlanır ve taş soğur.
Böyle bir olayı pratikte gözlemlememiz mümkün değildir.

Oysa bu sürecin tersi yani taşın masadan aşağı düşmesi mümkündür.
Taş masadan düşerken kazandığı kinetik enerji, onun yere çarptıktan sonra tekrar masanın boyu kadar yükseltebilir.
Ancak düşen taş, düştükten sonra belki bir iki küçük sıçrama yapar ve hareketsiz kalır. Çünkü düşerken kazanılan enerjinin büyük kısmı ısıya dönüşür ve bu ısı dahili enerji olarak absorbe edilir.
Yani taşın absorbe ettiği ısı tekrar kinetik enerjiye ve işe dönüşmez.
Taşın sıcaklığı yükselir ve bu sıcaklık çevreye ısı olarak yayılır.
Sonunda taşla çevresi arasında bir ısıl denge kurulur.

Tüm doğal süreçlerde bir enerji dönüşümü söz konusudur.
Doğal süreçlerdeki yön, enerjinin dönüşüm yönü tarafından belirlenir.
Potansiyel enerji, kinetik enerji, elektrik enerjisi gibi “daha kaliteli” olan enerji formları dönüşüm esnasında “düşük kaliteli” enerji formuna örneğin ısı enerjisine dönüşür.

Kapalı sistemlerde ısı enerjisi hiçbir zaman tümüyle diğer bir enerji formuna (örneğin mekanik enerjiye) dönüşmez.
Isı enerjisi, sıcaklığı yüksek olan cisimlerden düşük olanlara doğru akar. Bu süreç tersinmezdir.
Yani dışardan yardım olmadan ısı, düşük sıcaklıktaki cisimden yüksek sıcaklıktaki cisme ısı aktarmak mümkün olmaz.
İşte, kalitesi düşen enerji için kullanılan ölçüye “entropi” adı verilir.
Örneğin içten yanmalı bir motorda ısı enerjisinin mekanik enerjiye dönüşümü esnasında bu ısı enerjisinin bir kısmı iş üretme yeteneği gösterememektedir.
İş üretme yeteneğinde olmayan enerjinin evrende geri kazanımı mümkün olmayan biçimde artışı entropi ile ölçülür.

Hiç bir hareket sonsuzda, sozsuza kadar artacak biçimde devam edemez, ancak sonsuzda sonsuza kadar azalacak biçimde devam eder.
Fakat bu hiç bir zaman da sıfır olmaz, buna basitçe tekillik diyebiliriz.
Kabaca, bu tekillikten kurtulmanın yolu bence kaos olmadı, olmaz.
Nasıl ki ısı hiç bir zaman, dışarıdan bir etken olmaksızın kinetik enerjiye dönüşemiyor ise bu nasıl ve neden olsun ki?

Evrenimize dönecek olursak, bunlara dair biraz daha elle tutulur bilgilere göz atmakta fayda var:
Astronomik gözlemler evrenin yaklaşık 100 Megaparseclik boyutlarda hem eşyonlü hem de homojen olduğunu ortaya koymaktadır.
Daha küçük alanlarda evrenin bu özelliklerinden bahsedilemez.
Örneğin yaklaşık 1 ışıkyılı mesafesinden küçük uzaklıklarda yaygınlıkları 100 megaparsec olan galaksi kümeleri, evrendeki madde dağılımının yerel düzensizlikleri oluştururlar.

Boyutları 1000 megaparsec seviyesinde maddenin eşyönlü ve homojen olmadığı söylenemez.
Evrenin genişlemesi paralelinde, total alanda eşyönsüzlüğün %5 ten fazla olmadığı saptanmıştır.
Bu verdiğim bilgi 1977 yılına aittir, bu nedenle sayısal olarak değişme gösterebilir ama eşyönlülüğün ve homojenliğin %50 nin altına düştüğünü bilmiyorum.
Burada bir tanım tanımlaması yapmak durumundayım; eşyönlülük ve homojenlik düzen diye ifade edebileceğimiz kelime ile tanımlanabilir.
Subjektivizmimi kullanarak böyle tanımlıyorum, aksi tanımlar da yine subjektif olacaktır ama her zaman yeni tanımlara açığım.
Öte yandan başlangıcın düzensiz olabileceğine dair bir çok kestirim yapılmıştır, vardır fakat bunlara girmemek daha uygun.
Başlangıç diye tabir ettiğim büyük patlama teorisindeki tekilliktir.
Bütün bunların sonucunda evren hem düzenli hem düzensiz diyemiyorum, ısı dinamiğinin gereği olarak, evren şu an düzenlidir, yarın daha düzensiz olacaktır.
Peki bütün düzen bir tasarıma, balıklama dalacak olursak, bir tasarımcıya yani Tanrı ya ihtiyaç duyar mı?

Şu açıdan bakabilirim:
Bir düzen Tanrı olmasını gerektirmiyorsa, düzensizlikte(kaos) bir Tanrı olmamasını gerektirmez.
Bir düzen Tanrı olmasını gerektiriyorsa, düzensizlikte(kaos) bir Tanrı olmamasını gerektirir.
Düzenlilik daha fazla olduğundan, Tanrı nın olma olasılığı da daha fazladır.
Kişisel tercihim ile Tanrı(Tasarımcı) vardır diyorum, yerdeki taş masaya kendi kendine çıkmadığı sürece var olmaya devam edecektir.
Ama hangi Tanrı? Bu başka bir tartışma konusudur.


25.Kare

24 Nisan 2009

Rüzgarlı bir havada bahçenizdeki ağacı 60 sn video ya çekin.
Standart bir filmde sn de 24 kare gözümüzün önünden geçer.
Çektiğimiz filmin 1. sn de 24 kare geçti ise 60 sn sonra 24×60=1240 tane kare geçmiştir.
Bu şu demektir:Her kare 1 KB ise 1240 KB veya 1.2 MB veya 124000 byte 992000 bittir.
Bu kareler için bir birinin aynısı olan olabilir mi?
Eğer 1 bit bile farklı olsa olamaz.
Görüntü olarak olabilir belki ama zaman boyutu devreye girdiğinde olamaz.
1 bit dediğimiz ölçü 2 farklı durumda olabilir.
Ya var ya yok, ya yüksek ya alçak, ya pozitif ya negatif, ya 1 ya 0(sıfır)… nasıl adlandırırsanız adlandırın.
Aslolan aradaki farktır.Aradaki farkı ister 1 ister 65421366124 şeklinde adlandırın, bilgi, aslında farktır.

Şimdi bu video filmindeki basit anlatımdan yola çıkarak devam edelim.
Eğer biz bu filmi çekmese idik rüzgarda sallanan agaç ve yapraklarında bir bilgi yokmu diyecektik?
Hayır diyemeyecektik.Sadece biz var olan bilgiyi somutlaştırdık.
Bunu tabiatta var olan her olay için deneyebilirsiniz.
Buradan hareketle, olan bütün her şey bir bilginin ürünü olabilir mi?
Veya herşeyin temelinde sadece 1 bitlik bir bilgi olabilir mi?
Biz bilgiyi somutlaştırdık mı sanallaştırdık mı?

İzafiyete göre uzay ve zaman birbirinden ayrılamaz.Aksi bildiğim kadarı ile kanıtlanamadı.
Yani biz var olan herşeyden bahsederken işin içine zamanı da mutlaka katmalıyız.
Devam edelim:Elimde bir iğne var ve bu iğne 1000 sene evvel yoktu.
Bu iğne belli bir zaman önce birisi tarafından yapıldı.
O birisi de 1000 sene evvel yoktu.
İğnenin yapıldığı maden 7 milyar yıl önce yoktu.
Çünkü 5 milyar evvel dünya yoktu.
Bugün sahip olduğumuz bilgilere göre 14(?) milyar yıl evvel evren yoktu.
Bahçemizde bulunan ağacın rüzgardan dolayı hareket eden her yaprağının
hareketinden, 14(?) milyar yıl evvel evreni var eden sebep her ne ise o sorumlu.
Çünkü yaprağı hareket ettiren rüzgarı var eden de aynı sebep ve o sebepleri de.

İzafiyete göre madde yoksa zamanda yoktur.
Zaman olmadığına göre bundan öncesinden bilimsel olarak bahsedilemez.
Aslında maddi evrenimizde başta çektiğimiz film gibi an be an farklı karelerden oluşur.
Evrenin bir anı bir önceki anın aynısı olamaz.Çünkü zaman aynı değildir.
Bilimsel olarak bu anlar planck zaman olarak tarif edilir.
İki planck zaman arasında içinde yaşadığımız evren değişir.
Yani daha sayısalca ifade edersek:”14.6 milyar yıl/planck zaman kadar kare geçmiş.
Bizler bu evrensel filme çok sonra oyuncu, oyuncu olduktan çok sonra da seyirci olmuşuz.

Kareden kareye geçerken bizler için zaman durur ve o anlarda neler olduğunu bilmemiz mümkün değildir.
Bu şu demektir:Filmi sıfırıncı kareden başlatamazsınız, 1. kareden önce ölçümleyeceğimiz en kısa an 1 kronundur(1 planck zamanı= 1 kronon).
Aslında zamanın durması demek zamanın yokluğudur, uzay zaman birlikteliğinde dolayı herşeyin yokluğudur.
Ne oldu ise 0. kare ile 1.(planck zaman) kare arasında olmuştur.
0. kare ile 1. kare her durumda birbirinden farklıdır.
Tıpkı ilk başta filmini çektiğimiz ağaç videosunun her karesi gibi.
Ancak burayı biraz karıştırarak daha iyi anlamakta, aslında anlayacağımızı anlamakta fayda var.

Eğer bütün algı ve ölçüm aletlerimizle planck zamanın altına inemiyorsak;
1 planck zamanda 24 kare geçemez(mi?).Çünkü;
1 planck zamanda 24 kare geçerse 1/24 planck olur ve hiç bir kareyi algılayamayız.
Yani 1 planck= 1 kare(an) olmalıdır.

Fakat evrende bir hareket var ve biz bu hareketi algılıyoruz.
Adını da değişim/ değişiklik koymuşuz.
Evrensel filmimizde hiç bir zaman algıladığımız bir kare diğerinin aynısı olamaz.
Öyle ise bir sonraki anda(planck zaman) kare değiştiğine göre;
planck zamandan daha kısa bir anda bizim göreceğimiz 1 plancklık kare planlanmış olmalı(mı?)
Planlanmış diyorum çünkü algıladığımız her değişim, kendinden önceki değişimin sonucu.
Her sonuç kendinden sonra bir harekete sebebiyet veriyor ve hareket durmuyor.(teselsül)
Hareket durmadığı gibi devamlılık arz ediyor.
Yani 1 planck zaman içinde birden fazla kare içinden seçim yapılıyor ve biz o kareyi görüyoruz.
Peki bu seçilim rastgele olamaz mı?
Olamaz..Çünkü bir kere dahi havaya attığınız taşın yere düşmediği deneylenmemiştir.
Rastgele bir seçilim olduğunun kanıtı yukarı atılan taşın yere düşmediğinin ispatı ile mümkündür.
Ispatsızlık, rastgele olmadığının kanıtıdır.

İnsan beyni sinama filminde 24 kareyi algılayıp işlem yapıyor(muş).
25. kareler ise insanın bilinç altında saklanıyor(muş).
Maddesel kainatın başlangıcındaki 0. kareyi sayarsanız aslında saniyede 25 kare ediyor.
Belki bu 25. kareyi algılayabilenler teist veya deist oluyorlar, algılayamayanlar da adeist ya da ateist oluyorlar?
Belki bilimin bilinç altı olmadığından bilim 25. kareyi gösteremiyor.?
Belki 0. kare(başlangıç) hiç olmadığından 25. kare de yok.?
Belki de her planck zamana denk gelen bir kare 25 kare arasından seçiliyor?
İster film OL! dendi ve başladı diyin, ister zaten hep OL-uyordu diyin:
OL-an herşey 0 ile 1 arasındaki 1 bitlik bir bilgi etrafında oluyor bence.
Bütün bu söylediklerim bencedir, sizcesi de olabilir…