Resul ve Muhammed

14 Şubat 2010

Kur’ân, imtihana tabi tutulan insanın Allah Teâlâ karşısında her hangi bir mazeretinin kalmamasını, kendilerine peygamber gönderilmiş olması şartına bağlamıştır.
Buna göre peygamberler, bir anlamda temel esasların yer aldığı teorileri içeren kutsal kitaplara kıyasla, dinin pratiğini ortaya koymakla görevlendirilmiş elçilerdir.Ancak bu, kendilerine inanılması ile mümkün olabilecek bir durumdur.Bu nedenle “inkâr”, peygamberlerin rehberliğinin önünde duran engellerden belki de ilk önde gelenidir.
Ancak peygamberlerin çetin mücadeleleri, sadece risaletlerini inkâr edenleri ikna etmekle sınırlı kalmamış, kendilerine inananların yanlış peygamber tasavvurlarının tashihini de içermiştir.
Nitekim peygamberlerin birçoğu, vefatlarının arkasından ya yüceltmeci bir yaklaşımla Tanrı’ya oğul veya Tanrı’nın bizzat kendisi ilan edilmiş ya da indirgemeci bir yaklaşım sonucunda şehevi arzularının esiri sıradan bir insan olarak değerlendirilmiştir.

Bu bir anlamlandırma sorunudur.
Ne acıdır ki, bu sorun bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Nitekim benzer sâiklerle Hz. Peygamber’e yaklaşan bazıları, onu, her söylediği ve yaptığında vahye dayanan, sonuçta kendisine ait hiçbir iradi eylemi söz konusu olmayan bir robot konumuna yerleştirirken; diğer bir grup ise kutsal bir emanetçi olmaktan öte gitmeyen bir postacı mevkiinde değerlendirmiştir. Etki-tepki temelinde şekillenen bu söylemlerin, gerçeği yansıtmadığı ortadadır.
Bu ise, ortada bir problemin olduğunu göstermektedir.

Usul-ü Fıkıhçılar sünneti, “Hz. Peygamber’den Kur’ân dışında sadır olan ve şeri hüküm
ifade eden söz, fiil ve hareketler” olarak tarif ederler.
Çünkü Usul âlimleri için gerekli olan, Hz. Peygamber’den sudur eden şeyin sübutunun kesinliğidir.
O, bu delile dayanarak ondan hüküm çıkaracak ve bu hüküm ümmet için normatif bir özellik kazanacaktır.
Bu sebepten dolayıdır ki, usul âlimleri Hz. Peygamber’e, kendisinden sonra içtihat yapacak müçtehitlere, bu işte yardımcı ve dayanak olacak kaideler koyan, insanlara hayat düsturlarını açıklayan bir müşerrî (şeriat koyucu) olarak bakmışlardır.

Fıkıhçılar ise “Farz ve vacipler dışında Hz. Peygamber (s.a.v)’den gelen hükümler” şeklinde tarif ederek Hz. Peygamber’i sırf hukuk alanına hapsetmiş, hayatı bir bütün olarak yaşayan Allah’ın elçisini hayattan dışlayıp dar bir alana sıkıştırarak hukuk adamı
imajıyla tanımış ve tanıtmışlardır.

Kelamcılar ise Sünnet’i bid’at karşılığı olarak tanımlamışlardırki aslında bu bir tanım olmaktan ziyade, bir şeyin ne olmadığını tarif etmektir.
Kelamcılar, Nübüvvet meselesine kendi sistemleri açısından yaklaşmış ve geliştirdikleri esaslar doğrultusunda nübüvveti bir taraftan hüsün-kubuh (güzellik-çirkinlik, iyilik-kötülük) problemi, diğer taraftan da salâh-aslah problemi çerçevesinde işlemişlerdir.
Pratikte bir faydası olmayan ve Kur’ân’ın merkeze alınmadığı bu tür akli yaklaşımlarla içi doldurulmaya çalışılan böyle bir peygamber anlayışı da parçacı olmaktan kurtulamamıştır.

Tasavvufçulara gelince, onlar peygamber tasavvurunda ifrat derecesine varan görüşler belirtmişlerdir. Tasavvuf ehlinin zihninde, aşırı ve dengesiz sevgileri sonucu ayakları yere basmayan mitolojik bir peygamber tasavvuru oluşmuştur.

“Nitekim Hz. Peygamber’in de -Hz. İsa gibi- beşikte konuştuğu, tıpkı aydınlıkta olduğu gibi karanlıkta da görebildiği, keza arkasında iğne deliği gibi iki delik olup, elbisenin altından bile arkasını görebildiği, Hz. Aişe’nin sabah karanlığında kaybolan iğnesini Hz. Peygamberin yüzünün ışığında arayıp bulduğu, Hz. Peygambere, Âdem’den buyana yaşamış olan bütün insanların toplam aklından fazlasının verildiği, vücudunun
gölgesinin olmadığı, ona otuz-kırk erkeğin cinsel gücünün verildiği, gaitasının(bok) yok olup kaybolduğu, yani yerin onu yuttuğu ve oradan mis gibi kokular geldiği, eti yenen bir koyunun kemiklerinden onu tekrar dirilttiği, yine –Hz. İsa gibi- ölüleri dirilttiği, dilsiz olanı konuşturduğu, görmeyenin gözlerini açtığı, ölüleri dirilttiği, dilsiz olanı konuşturduğu, görmeyenin gözlerini açtığı, parmaklarından su fışkırdığı hayvanların dile gelip onunla konuştuğu, ağaçların ona selam verdiği v.s ileri sürülmüştür.

Artık Hz. Peygamber Kur’ân’ın tasvir ettiği normal insan olmaktan tamamen çıkarılmış ve insanüstü bir varlık haline dönüştürülmüştür. Bu amaçla onun vücuduna dair her şeyin (kan, idrar, saç-sakal, tükürük, balgam v.s) de kutsallaştırılmasıyla, bu dönüşümün eksik yönleri de tamamlanmıştır.
Ne var ki insan muhayyilesi sınır tanımamaktadır. Bu insanüstü kutsal Peygamber de Müslümanları tatmin etmemiş ve bu dünyanın fiziki sınırları dışına çıkararak Hz. Peygamberi kozmosun yaratılışının fiziki sınırları dışına çıkararak onu kozmosun yaratılışının amacı ve ilk maddesi haline getirebilmek için kolları sıvamışlardır.
Bu işte en başarılı(!) ve en önde gidenler ise kuşkusuz Tasavvuf ehli olmuştur.
Onlar kendilerine mahsus bir âlem tasavvuru geliştirmişler ve bu tasavvurda Hz. Peygamber’e kozmosun yaratılışının çekirdeği olan kozmik bir güç olarak merkezi bir yer vermişlerdir.
Buna göre Allah kendi nurundan latif ve azim bir cevher var edip, ondan bütün kâinatı bir tertip içinde yavaş yavaş yaratmıştır.Buna ilk cevher, külli akıl veya Nur-i Muhammedî – Hakikat-ı Muhammediye adı verilmiştir ki, bütün cisimlerin ve ruhların başlangıcını ve kaynağını oluşturmuştur.
Allah’ın kendi nurundan yarattığı bu nur O’nun (c.c) huzurunda yüz bin sene kalmış ve bu süre içerisinde Allah (c.c) gece-gündüz yetmiş bin defa bu nuru düşünmüş ve daha sonra bu nurdan bütün varlıkları yaratmıştır.”

İfrat noktasında dengesiz sevginin ulaştığı böyle bir peygamber tasavvuru, Kur’ân’ın haber verdiği “örnek peygamber” olmaktan uzak, artık logosun değil mitosun peygamberi olmuştur.
Böyle bir peygamberin yaşayan insanlara hitap eden bir yönü kalmamıştır.
Ne örnek olabilir, ne de örnek alınabilir. O adeta ideler âleminde kendisine bir yer bulmuş ve buharlaşıp kaybolmuştur.
Tıpkı müşriklerin Hz. Muhammed’in beşer oluşunu kabullenemeyip öne sürdükleri şartlarda olduğu gibi; peygamber “beşer üstü” olmuş, ama üsve-i hasene olamamıştır.
Çünkü aşırı yüceltme sonucunda, yüceltenle yüceltilen arasındaki ilişki, “insan-insan ilişkisi” olan yatay ilişki olmaktan çıkıp “insan-aşkın/lâhut ilişkisi” olan dikey ilişkiye geçmiştir.
Yatay ilişki, aynı kategoridekilerin arasındaki ilişki iken, dikey ilişki ayrı kategori ve düzlemler arasındaki aşkın ilişki biçimidir.
Böyle olunca da makul mahsusa; logos mitosa; gerçek ise efsaneye dönüşmüştür.

Kur’ân’ın çizdiği yolda Hz. Peygamber’i tanıyanlar O’nun büyüklüğünü, sineğin kanadında tespit ettiği panzehirde değil, kızgın çölün bereketsiz toprağında meydana getirdiği toplumun dinamiklerinde ve o toplumu her türlü manevi mikroptan nasıl arındırdığında ararlar.
Onu bilenler, büyüklüğünü acve hurmasının hangi hastalıklara şifa olduğunu tespit edişinde değil, hastalıklı kalpleri nasıl tedavi ettiğinde görecek, onun bedenlerini tedavi eden bir (tabîbu’l-ebdan) olmayıp kalpleri tedavi eden bir doktor (tabîbu’l-kulub) olduğunu anlayacaktır.
Hatta onun büyüklüğünü, sadece Burak ile semaya nasıl yükselip (urûc), yedi kat gökte nasıl dolaştığında değil, aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) yuvarlanmış insanlığı yüksek değerlere nasıl kavuşturduğunda veya getirdiği değerlerin, insanlığın süfli bir hayattan ulvi bir hayata yükselişi için, nasıl mirac vazifesi gördüğünde arayacaktır.

Bazılarının iddia ettiği gibi; attığı her adımı vahiyle atan, tuttuğu her şeyi kutsayan, söylediği her sözü dinden olan beşer üstü bir elçi veya diğer bir kısım insanların ifade ettiği gibi postacı olmaktan öte gitmeyen bir emanetçi midir?
Kuşkusuz bu soruların en sağlıklı ve en doğru cevabını bulabileceğimiz yer, Kur’ân’dır.

Kur’ân’ı tanımak ve Kur’ân’ın tanıttığı ölçüde Hz. Peygamber’i tanımak zorundayız.
Yüce Rabbimizin Hz. Peygamber hakkındaki sözlerini bilmeden, O’nun Rabbimiz tarafından övülen yönlerini ve meziyetlerini nasıl bilebiliriz? Bizim için önemli olan, bizim Hz. Peygamber’i nasıl gördüğümüz değil, Yüce Rabbimizin O’nu nasıl gördüğü ve O’nu nasıl övdüğüdür.
Çünkü O’nun övülen vasıfları, ümmeti için örnek vasıflardır.

Reklamlar

Aneztezi ve Bilinç

14 Şubat 2010

Bilincin mekanizmaları felsefecileri ve bilim insanlarını yüzyıllardır büyülemekte ve hayrete düşürmektedir.
Eğer bilinci anlayabilirsek belki ölüm –nihai yok oluş ya da bilinç değişimi- hakkında da bir şeyler anlayabiliriz.
Genel anestezi, bilincin ilaçlarla oluşturulan spesifik kaybıdır –derin anestezi altında hastalar bütün uyaranlara karşı yanıtsızdırlar ve etraftaki olaylara karşı farkındalıkları yoktur ya da anımsamazlar.

Uykunun aksine, hastalar uyandırılamaz ve ölümün aksine anestezik ilaçların etkisi geçtiğinde bilinç bildiğimiz haliyle geri döner.
Anestezik ilaçların mekanizmalarını ya da sonuçlarını anlamak bir dereceye kadar bilincin ve bilinç kaybının mekanizmalarını anlamamızı sağlar.
Genel anestezi tam olarak nedir?

Genel anestezi, tam bir hareketsizlik, analjezi, amnezi ve hipnoz –bilincin ve bilinçdışı farkındalığın yitimi- ortaya çıkarır.
“Anestezi üçlemesi” –analjezi, hareketsizlik, hipnoz/amnezi- sıklıkla pek çok farklı yolla etki gösteren bazı ilaçların karışımı ile yaratılır.
Anestezinin farklı görünümleri, anesteziyi ortaya çıkaran yöntemin doğasına bağlı olarak değişen öneme sahiptir.
Bununla birlikte bu konuşma kısmen temel farkındalık –burada bilincin esası/özü olarak ele alınmaktadır- ile ilişkili olacaktır.
Hipnoz ya da bilincin kaybı hareket yeteneğinin ya da ağrının ortadan kalması eşlik ediyor olsun ya da olmasın, genel anestezinin temel bir özelliğidir.
Bilincin doğası kesin olarak bilinmemekle birlikte, belirli beyin sistemlerinin işlevsel aktivitesi bilinç deneyimleri ile yakından ilişkilidir –bu durum “bilincin nöral karşılığı” olarak adlandırılmaktadır.

Beynin farklı bölgelerinin belirli işlevlerden sorumlu olduğunu kesinlikle biliyorken, anatomik ve işlevsel açıdan birbirlerinden farklı olan bu birimlerden bilinç deneyimimiz birleşmiş olarak nasıl sentezlenmektedir?

Bilinç çok sayıda girdinin ve bilinçli algının birleşmiş bütünü içindeki eşsiz zihinsel görevlerin birbirlerine bağlanmalarından oluşur.
“Yakınsama ile bağlama (binding by convergence)” kavramı alt düzey nöronlardan gelen bilginin, tek tek nesnelere ayrıcalıklı olarak yanıtlar veren özel hücre ya da hücre kümeleri ile üst düzey nöronlar tarafından toplandığını öne sürer.

Bu açıklamanın kısıtlılıkları belirli bir tasarımın tek bir hücrede ortaya çıkıp çıkmadığı fikrinin kanıtlanamaması,üst düzey nöronlar için tasarımların esnekliğindeki bazı kısıtlılıklar, ve yeni nesnelerin nasıl bağlantılandırıldığına dair yanıtlanamayan soruları içerir.

“Topluluk ile bağlama (binding by assembly)” kavramı kendi kendine organize olan Hebbian hücre topluluklarının bilinçli tasarımlardan sorumlu olduğunu öne sürer.
Hücrelerdeki Hebbian bağlantısı sinaptik bağlanma gücünün senkronize bir aktivite ile arttırıldığı, kendi kendine düzenlenen bir ağ içerir.
Bu nedenle girdilerin bilinçli bir bütün içinde bağlanması nöral ağlar arasındaki bağlantıların bir işlevi olabilir.
Bu açıklama ile ilgili bir problem, üst üste gelme durumunun nasıl açıklanabileceğine dairdir – farklı nesneleri tasarlayan farklı ağlar içerisinde işlev gören tek bir hücre, her iki nesnenin de aynı anda tasarlanması gerektiğinde nasıl olup da işlev görebilmektedir?

Belki de bilince dair en yeni ve en heyecan verici açıklama “senkronizasyon ile bağlanma (binding by synchrony)”dır.
Bu kavram, bilincin nöral ateşlemenin senkronizasyonu aracılığıyla düzenlendiğini ileri sürer –nöral işlevler, bir şekilde pek çok müzisyenin senkronizasyonu ile müzik üreten bir orkestra şefine benzeyen bir senkronizasyon aktivitesi ile birlikte çalışır.
Bilinç pek çok nöral birimin birlikte çalışması ile ortaya çıkar.
Bu üç açıklamanın kombinasyonu bilinç deneyimimizi yapılandıran pek çok girdinin oldukça esnek ve özgün bir şekilde yapılanmalarını sağlar.

Böylelikle bilincin nöral karşılığı, beyin işlevlerinin hücresel (yakınsama), sistematik (topluluk) ve global (senkronizasyon) durumlarının bütünleşmesiyle meydana gelir.
Anestezik maddeler, bilinçte hızlı, derin ve geridönüşlü bir baskılanma yaratır. Anestezik etki anestezik ilaçların yağ benzeri çözücüler içerisindeki çözünürlüğü ile ilişkili olduğundan tarihsel olarak bakıldığında pek çok kişi tarafından anestezik maddelerin lipid zarlarının lipid oranlarını bozarak etki ettikleri düşünülmüştür.
Yakın zamanda anestezik amddelrin büyük kısmının belirli proteinlerdeki – özellikle sinaptik ligand kapılı ve voltaj kapılı iyon kanallarındaki- lipid benzeri hidrofobik ceplere bağlanarak etki ettikleri anlaşılmıştır.
Büyük oranda etki alanları membran lipid tabakasını geçen altbirim proteinlerinin transmembran öğeleridir.
Anestezik maddenin bağlanması inhibitör sinaptik reseptörleri (örn. GABA ve glisin reseptörleri) güçlendirebilir ya da eksitatör sinaptik reseptörleri (örn. NMDA ve nikotinik asetil kolin reseptörleri) baskılayabilir.
Anestezik madde tarafından hem nörotransmitterlerin salınımı hem de sinaptik reseptörlerin işlevleri etkilenmekte iken, asıl baskın etki reseptör işlevleri üzerine olan etki gibi görünmektedir. Farklı anestezik maddeler hipnoza giden farklı yolaklar olduğunu gösterir şekilde değişik reseptörlere değişik yollarla etki eder.

Bununla birlikte karmaşık bilişsel oluşumları engelleyen ortak bir yol lokal kortikal Hebbian ağlarının sinaptik bileşkelerinin dağılımıdır.
Bilinç hücresel bütünlüğün (yakınsama) baskılanması ile bozulabilir iken, anesteziklerin etkilerinin büyük kısmı ağ sistemlerinin (topluluk) bozulması/dağılması ile ortaya çıkar.
Anestezi ile ortaya çıkarılan bilinç kaybının diğer bir özelliği frontal ve posterior bölgeler arasındaki elektroensefalografik (EEG) senkronizasyonunun beklenmedik kaybıdır.

EEG’deki gama senkronizasyonu (40 Hz’teki senkronizasyon) “zero-phase-lag” tutarlılığı ile belirlenir.
Başka bir deyişle korteks, talamus ve spinal kordun farklı bölgeleri arasındaki voltaj dalgalanmaları bütünüyle senkronizedir.
Bu aktivitenin kesin tutarlılığı Olası bir açıklama bir tür quantum alanı senkronizasyonudur.
Bu hipotez tutarlılığın dendritik proteinlerin gap junctionlarının iletişim dinamikleri aracılığıyla
düzenlendiğini öne sürer. Protein şekillerindeki değişim ligand bağlanma yoluyla değil fakat tek tek zayıf London ya da van der Waal kuvvetlerinin uyumlu hareketleri yoluyla düzenlenir.
Hidrofobik protein cepleri içinde bu London kuvvetlerinin ortak hareketleri kayda değer oranda etki ortaya çıkarmak için yeterlidir.
Anestezik gazlar nöral dendritik proteinlerin hidrofobik ceplerine London kuvvetlerinin polar olmayan amino asit grupları ile etkileşimi sonucunda bağlanır. Anestezik gazların bağlı olmayan elektronların hareketlerini baskıladıkları bilindiğinden, bu durum normal olarak ortaya çıkan endojen London kuvvetlerinin iki kutuplu salınımlarının ve protein şekillerinin dinamiklerinin oluşumunu engelleyebilir.
Bilincin bloke olması belki de nöral uyumu/tutarlılığı sağlamak için gerek duyulan quantum mekaniğinin bozulmasından kaynaklanmaktadır –örn. Senkronizasyon ile bağlanmanın global olarak bozulması.

Eğer genel anestezi farkındalığın kaybını içeriyorsa, neden bazı hastalar ameliyat sırasında farkındalıklarını sürdürmektedir?

Basitçe bu durum hastanın anesteziyolojist ile iletişim kuramamasıyla birlikte hipnotik ilaç düzeylerinin yetersiz gelmesinden kaynaklanmaktadır.
Hipnotik ilaçlar ölümcül hemodinamik yan etki potansiyeline sahip olduklarından, kardiyovasküler rezervi kısıtlı olan ya da kanamanın sorun olduğu cerrahi yöntemlerin uygulandığı hastalara düşük dozlar uygulanmaktadır.
Uyanık olan hastalar hemen hemen her zaman hareket edeceklerinden operasyonlar sırasında hareketleri engellemek için kas gevşeticilerin kullanımı önemli bir risk faktörüdür.
Artmış kalp atım oranı ve kan basıncı yetersiz derinlikteki anestezinin işareti olduğundan, avzoaktif ilaçlar kullanmakta olan hastalar anestezi derinliğindeki yetersizliğe beklenilen hemodinamik değişimlerle yanıt veremeyebilirler.
Her ne kadar bilincin yerinde olduğunu gösteren EEG ölçümlerini yapabilecek nörolojik monitörlerin temini ticari olarak mümkünse de, pratiklik, tutar ya da sorgulanabilir güvenirlikleri nedeniyle rutin olarak kullanılmamaktadırlar.
Bu nedenle anestezi sırasındaki uyanıklık paralizi ve hemodinamik kontrolün değişmesi ile birlikte tipik olarak yetersiz uyutulmadan (hypnosis) –“anestezi üçlemesi”ndeki bir dengesizlik- kaynaklanmaktadır.
Hasta uyanıktır ve dış dünya ile iletişim kuramamaktadır –beden aracından ayrılmış uyanık bir zihin…


Neden Yağmur Yağar

08 Şubat 2010

Herhalde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur.
Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı?
Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır.
Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle gökten sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor.
Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor.
Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor.
Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görülüyorlar.
Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar.
Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.
Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor.
Bir bulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir.
Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir.

Bugüne kadar dünyamızda tespit edilebilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970 tarihinde Guadaloupe’de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.
Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor.
Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz?
Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78’i okyanusların üzerine yağıyor.
Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor.
5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir buluttan çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır.
Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun
içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür
ile bombalanıyor. Bu işte de en usta olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur
miktarını yüzde 13 oranında arttırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana
etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam
ters etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere
düşmeyi başaramıyorlar.


Neden Pişiririz

08 Şubat 2010

Vejetaryenler, yani etyemezler lobisine göre, et yemek insan doğasında yoktur.
Et yemenin insan sağlığı üzerine olumsuz etkisi olduğu gibi damakta tat alma hissini de bozmaktadır.
Ancak etoburların gözleri önde, ot oburların ise yanda olur teorisine göre, insanın ot obur olduğunu iddia etmek biraz haksızlık olur.
İnsanlar et de yer, ot da.
Ama niçin pişirerek? İnsandan başka yiyeceğini pişirerek yiyen, bilinen hiçbir hayvan türü yoktur.

Genel açıklamalara göre, pişirildikçe yiyecekler yumuşamakta, yemek ve hazım kolaylaşmaktadır.
Bu şekilde onları küçük parçalara ayırarak yiyebildiğimiz için, zaman ve enerji kaybı en aza indirilmiş olur.
Ayrıca pişirilen yiyeceklerde, bazı hoş olmayan kokular ve sağlığımıza zararlı toksik bakteriler de yok olmaktadır.
Bu görüş insanların pişmiş yiyeceklerden niçin daha çok tat aldıklarını tam olarak açıklayamaz.

Bu konu kimya ilminin kapsamına girer.
Yiyecekler ısıtıldıkça, bünyelerinde bulunan şeker ve amino asitler parçalanır ve her biri ayrı tat ve kokuya sahip yeni moleküller oluştururlar.
Örneğin şekeri yeteri kadar ısıtırsanız rengi kahverengiye dönmeye başlar ve etrafa çok güzel bir koku yayılır.
Şeker moleküllerinin içindeki karbon, hidrojen ve oksijen atomları, havanın içindeki oksijen ile reaksiyona geçerek, ağzımıza ve burnumuza hoş gelen yüzlerce moleküler yapı oluştururlar.

Pişmiş bir biftekte en az 600 değişik ve hoşumuza giden koku türü oluştuğu ileri sürülüyor.
Bunu sadece birkaç değişik koku türü taşıyan buğday ve arpa ile karşılaştırırsak, pişirmenin lezzete yaptığı katkının büyüklüğü ortaya çıkar.
Tabiattaki hali ile çok koku türüne sahip yiyecekler sadece meyvelerdir.
Bir çilekte yaklaşık 300, ahududunda ise 200 koku çeşidi bir aradadır.
Yiyeceklerin pişirilmeleri sırasında, sağlığımıza zararlı bakterilerin yanında, vücudumuz için gerekli vitaminler de ölür.
Yanlarına sadece iyice pişirilmiş et alarak yola çıkan kutup kaşiflerinde, vitamin eksikliği problemlerinin yaşandığı tespit edilmiştir.
Bu nedenle pişirilmiş yiyeceğin yanında salata, meyve veya haşlanmış sebzeler de yiyerek bu vitamin açığı kapatılmalıdır.
Tost ve kahve makinelerinde veya mangalda çok ısıtılan her şeyde vitaminler yok olur ama lezzet artar.
Yiyecekleri çok fazla sıcakken yemenin sindirim sistemimize verdiği zararın dışında hiçbir faydası yoktur.


Ses Hakkında

08 Şubat 2010

Sesin seviyesini ölçmede kullanılan birim Desibel’dir ve kısaca dB olarak yazılır.
İnsan kulağı inanılmaz şekilde hassas olduğundan bu dB ölçüsü de biraz tuhaftır.
Kulağımız en hafif bir yaprak hışırtısından, jet motorunun yüksek sesine kadar her şeyi işitebilir.
Halbuki jet motorunun sesi insanın işitebileceği yumuşak bir fısıldamadan bir trilyon kat daha fazladır.
İnsan kulağı aralarında bir dB fark olan sesleri bile ayırt edebilir.
Desibel seviyesi matematik dilinde “eksponenşıl” denilen şekilde (aynen deprem ölçüsü ‘rihter’de de olduğu gibi) katlanarak artar.
İnsan kulağının işitebileceği en düşük ses seviyesi yani sessizlik O (sıfır) dB’dir.
Bu seviyenin 10 kat fazlası 10 dB, 100 kat fazlası 20 dB, 1000 kat fazlası 30 dB’dir ve böyle artarak gider.
Şimdi bazı seslerin seviyelerine bakalım.

Sesin şiddet faktörü => Ses seviyesi (dB) => Sesin kaynağı

1.000.000.000.000.000.000 => 180 => Roket sesi
1.000.000.000.000.000 => 150 => Jet uçağının kalkışı
1.000.000.000.000 => 120 => Gök gürültüsü
100.000.000.000 => 110 => Klakson sesi (l metreuen)
10.000.000.000 => 100 => Metro istasyonu
1.000.000.000 => 90 => Mutfak blenderi
100.000.000 => 80 => Saç kurutucusu
10.000.000 => 70 => Otobandaki trafik
1.000.000 => 60 => Normal konuşma
10.000 => 40 => Oturma odası
1.000 => 30 => Kütüphane, hafif fısıltı
10 => 10 => Yaprak hışırtısı
l 0 => İşitmenin alt sınırı

Yukarıdaki bütün ses seviyeleri kaynağın yakınından alınmıştır.
Kaynaktan uzaklaştıkça bu seviyeler mesafeye bağlı olarak düşer. 85 dB’in üzerindeki sesler işitme duyusunun kaybına yol açabilir.
Tabii bu süreye de bağlıdır.
10 saat 95 dB seviyesindeki sese maruz kalmak zarar verebilirken, çok kısa sürede 120 dB’lik bir ses seviyesi kulağa zarar vermez.
Sesin iki temel özelliği vardır. Biri yukarıda belirttiğimiz şiddeti veya seviyesi, diğeri de frekansı.
Ses hava dalgaları ile yayıldığından bir saniyedeki dalga sayısı frekansını verir.
Ve bu da ‘Herz’ birimi ile ifade edilir. Sesin şiddeti ile frekansı arasında bir bağlantı yoktur.
İnsan kulağı 20 ile 20.000 Herz arasındaki sesleri algılayabilir. 20.000’in üstü ultrasonik sesler olup bu sesleri insan kulağı algılayamaz.

Sesin bir kulağımıza gelmesi ile öbürüne gelmesi arasında saniyenin milyonda biri kadar bir süre olmasına rağmen sinir sistemimiz bunu beynimize ulaştırır ve sesin hangi yönden geldiğini algılarız.
85 dB’in üstü insan kulağı için zararlı iken bebeklerin ağlaması 100 dB’in de üstündedir.
Anneler, babalar bebeklerinizi ağlatmayın, sonra zararı size dokunabilir.


Neden Böcek Yemeyiz

08 Şubat 2010

Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur.
İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.
Günümüz insanları sadece birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine karşın, atalarımız böcek yiyici idi.
Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli mineraller ve vitamin vardır.
Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.
Avrupalılar böcek yemez ama Afrika’da değişik çekirge türleri ve iri kelebek tırtılları yenir.
Tayland’da bir tür iri su böceği, Yeni Gine’de ağustos böceği, Japonya’da kızartılmış yaban ansı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp yenmektedir.
Halen dünyamızda, insan gıdası olarak 500 civarında böcek türü yenilmekte, bunun yüzde 40’ı Meksika’da tüketilmektedir.

İnsanların böcek yeme alışkanlığım kazanamamalarının sebebi muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olmasından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;
Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.
Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar, bunları yememek gerekir.
Aslında Öyle veya böyle bütün böcekler parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir.
Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, renkli böcekler ise çoğunlukla zehirlidir.
Şaka bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme alışkanlığına kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan otlaklar bugün orman olarak korunabilecekti!


Neden Hapşırıyoruz

08 Şubat 2010

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir.
Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur.
Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar.
Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.
Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir.

En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır.
Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir.
Biz bunun pek farkına varamayız.
Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır.
Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir.
Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir.
Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da.
Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz.
Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır.
Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz.
Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi.

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var.
Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız.
Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor.
Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.
Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor.
Dünya nüfusunun en az yüzde 18’i bu hassasiyete sahip.
Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var.
Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra ‘çok yaşa’ deme adetinin kökeni Hıristiyanların ‘God bless you’ yani Tanrı seni takdis etsin’ veya ‘Tanrının hayır duası üzerinde olsun’ cümlesine dayanmaktadır.
Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.