Radikal islam-Arka Plan

Radikal İslam’î Hareketlerin Tarihî Arka Planı

Araştırmamızda Radikal İslami söylemlerden kastımız, modernleşme ve batılılaşma sürecinde, radikal eylemcilerin, dinin temel hükümlerinin hayattan uzaklaştırılması, inançların sistem dışı bırakılması düşüncesinden kaynaklanan; kendilerini haklı çıkarmak için Allah’ın isteğine ve rızasına uygun bir biçimde toplumu yapılandırmak maksadıyla Kur’an referanslı kavramları kullanan, siyasal bir bilinci beraberinde getiren ve ideolojileri için şiddet ve aşırılığı meşru gösteren bireylerin ideolojileridir

İslam tarihindeki ilk siyasal ayrılık ve kargaşa Hz. Muhammed’in ölümüyle başlar. Hz Muhammed ölmeden önce, belirli bir şahsın kendi yerine seçilmesini veya nasıl seçilmesi gerektiğine dair bir delil bırakmamıştı. Bu durum Müslümanlar arasındaki ilk siyasal mücadelenin ve ayrılığın başlangıcı oldu.
Aslında bu ilk ihtilaf, daha sonra dinî, siyasî ve sosyal alanda Müslümanların düşüncesinin biçimlenmesi ve olaylara bakışlarını en çok etkileyen meselelerin başında gelir. Öncelikle bu mesele, Hz. Peygamber’in kaldırmaya çalıştığı asabiyetin yeniden filizlenmesine ve yönetim aygıtının kendine özgü yapılanmasına etki etmiştir

Medine’nin yerlileri olan ensardan bazıları onun defnedilmesini beklemeden Beni Saide gölgeliğinde toplandılar. Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi muhacirin önde gelenleri de oradaydılar. Fakat Ali bin Ebu Talip ve peygamber ailesi defin işleriyle uğraştıklarından orada değillerdi. Nitekim toplantıda Ömer’in de otoriter tavrı ile Ebu Bekir halife seçilmiştir. Haber Ali bin Ebu Talip’e ulaştığında o bu seçime razı olmamış fakat daha sonra buna rıza göstermiştir

Ebu Bekir ile peygamber ailesi arasındaki ilk gerginlik miras dağıtımında kendini göstermiş ve yeni halife “peygamberler miras bırakmazlar” ilkesine göre Fatıma’ya babasından miras vermemişti .Ehl-i Beyt olarak tanımlanan peygamber ailesi Hz. Muhammed’den sonra hilafetin kendilerinin hakkı olduğuna inanıyordu.

Ebu Bekir’in halifeliği sadece iki yıl devam etti. Daha sonra Ömer, Ebu Bekir’in de vasiyetiyle halife seçildi ve on yıllık halifelikten sonra bir cinayete kurban gitmiştir.

Ömer’in defnedilmesinden sonra Ömer’in vasiyeti üzerine Osman yedi kişinin bir araya gelerek karar verdikleri şura yoluyla halife seçilmiştir . Osman da Ömer gibi bir cinayete kurban gitmiştir. Onun ölümü büyük bir karmaşanın da başlangıcı olmuştur. İslam tarihindeki ilk ciddi şiddet olayı da Osman’ın bid’atçılık adı altında öldürülmesiyle olmuştur.

Müslümanlar arasında bu güne kadar gelen tefrikanın en önemli kaynağı olan Osman’ın şehit edilmesi, dini olmayıp tamamen siyasi bir hadiseydi. Fakat Muaviye dinî delili de tahrif ederek olayı dinsel bir mesele durumuna getirdi. Başlangıçtaki politik bir hadise dinî bir mahiyet kazanınca, ihtilaf sanki dindeymiş gibi takdim edilerek kurumlaştırılmış ve meşrulaştırılmıştır. Eğer hâlâ Ali mi Osman mı tartışması devam ediyorsa, bunun sebebi siyasî kanaatlerin dinî anlayışa dönüşmüş olmasıdır.

Osman’ın öldürülmesiyle başlayan iktidar eksenli siyasî tartışma ve gerginlik, Ali bin Ebu Talip’in hilafetinin sonlarına doğru patlak veren Cemel vakası ile daha da artmış ve nihayet Sıffin savaşı ve tahkim hadisesi ile doruğa ulaşmıştır. Tahkim olayı bir yandan Ali’yi kâfirlikle suçlayan Haricîlik akımının doğmasına yol açarken; diğer yandan Şia denilen fırkanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ali de bir haricî tarafından öldürülmüştür.

Bu andan itibaren siyasî yönü ağırlıklı olan ihtilaflar, dinî bir içerik de kazanarak Müslümanların gruplaşması ve ayrılmalarına kadar gitmiştir. Nihayet dördüncü halifenin öldürülmesi bu kargaşa ve gerginliği daha da artırmıştır. Ali’nin öldürülmesi de Asr-ı Saadet’in kapanması demektir .

Hariciler hüküm âyetlerini söylem olarak kullanmalarından ve tekfir anlayışlarından dolayı ilk radikaller olarak kabul edilirler. Hariciler büyük Müslüman kitleyi tekfir etmek ve ona karşı tereddüt etmeden silaha sarılmak suretiyle kendi kendilerini toplumun dışına itmiş oldular. Nitekim Haricilerin radikal ruhu daha sonra ortaya çıkan akımlarda da yeniden.

Daha sonra hicri üçüncü yüzyılın başlarında, itikadî kuruculuğunu Ahmet bin Hanbel’in yaptığı Selefiyye akımı ortaya çıktı . Selefiyye, “sahabe ve tabiun mezhebinde bulunan fukaha ve muhaddisun yolu” şeklinde tarif. Bu akımın yolunun Kurân ve sünnet olduğu ifade edilmektedir. Buna göre onlar, Kurân ve sünnette belirtilen esaslara akıl ve rey’e müracaat etmeksizin ve te’vile başvurmaksızın olduğu gibi inanmakta ve uygulamaktadırlar. İtikadi imamları olan Ahmet bin Hanbel’e göre de delillerin kaynağı Kur’an ve sünnettir. İcma’ı kabul eder fakat kıyas onun için bir delil değildir. Bu yüzden o itikadi konularda akla ve aklın verilerine yanaşmamıştır.

Selefiyye daha sonra ortaya çıkacak olan bir dizi akımın da fikir babalığını yaptı.
Selefiyyenin gelişimi hicri yedinci yüzyıl sonunda selef akidesini ihya için faaliyet gösteren İbn Teymiye ile devam etmiştir. İbn Teymiye selefiye mezhebini savunmak, inanç sistemini sahabe ve tabiun dönemine çevirmek isteğiyle yola çıkmış ve daima nakli tercih etmiştir. Ona göre saadet ve kurtuluş akıldan geçmez. Kur’an ve sünnetten başka kurtuluş yolu yoktur . O kur’an ve sünnette bulunmayan ashabın hayatında rastlanmayan her şeye bid’at diyerek karşı çıkmıştır.

İbn Teymiye dini otorite ile siyasi liderliğin bir kişide toplanması anlayışı üzerindeki vurgusuyla ve siyasi organizasyonun dini prensipler çerçevesinde gerçekleştirilmesi yönündeki açıklamalarıyla dini siyasallaştırmış ve bir ideoloji haline getirmiştir. Daha çok kendisi tarafından ortaya konan dini kurallara göre yönetilmeyen ya da bu kuralları uygulamada tavizkar davrananları dinden dönmüş sayarak, bunlara karşı isyan edilebileceğini belirtmiş ve böylece Harici zihniyetini yeniden diriltmiştir.

İbn Teymiye, geliştirdiği bidat kavramını, Hıristiyanlıktaki dine aykırı düşünce (heresy) anlamında kullanarak Moğolların Müslümanlığını, İslamiyet’ten önceki putperestlerin durumuyla özdeşleştirmek suretiyle müşriklik olarak saymış, kendi görüşlerine uymayan fikirlerin hem İslam’a yapılmış ilaveler olduğunu vurgulamış hem de bunların “cahiliye”yi yansıttığını ileri sürmüştür. Böylece İbn Teymiye cihadı, namaz, oruç gibi İslam’ın temel şartlarından biri haline getirerek kendinden önceki literalistler gibi farklı düşünce ve nazariyeleri dine aykırı düşünce “heresy” olarak kabul etmiş ve bunlarla mücadeleyi dini bir görev sayarak bir yandan İslam’a cihatçı bir karakter kazandırmak istemiş bir yandan da fikri durgunluğa neden olmuştur .

Selefiyye İbn Teymiye’den sonra talebesi İbn Kayyım el- Cevziyye tarafından hararetle savunulmuştur. Daha sonra Muhammed ibn Abdilvehhab Vahhabiliği tesis ederek harekete yeni bir canlılık kazandırmıştır .
Vahhabilik, Orta Arabistan’ın Necd bölgesinde Muhammed b. Abdi’l-Vahhab (1703–1792) tarafından XVIII. Yüzyılda başlatılan aşırı tutumundan dolayı giderek yok olmaya yüz tutmuş Hanbeli ekolünden etkilenerek İbn Teymiyeci fikirlere yeniden itibar kazandıran radikal bir dini .

Arap milliyetçiliği etrafında kabile yapısına dayalı bir birliktelik oluşturma fikrini esas aldığı anlaşılan Vahhabilik, Kur’an ve Hadisin lafızları üzerindeki vurgusuyla literal veya köktenci bir öğreti şeklinde ortaya çıkarak tekstin dışındaki yorumlamalarla mücadeleye girişmiştir.

Vahhabiliğin Kur’an, Sünnet ve Selef’i-Salihin denen ilk dönem Müslümanlığının (Altın Çağ) dışındaki otoriteleri reddetmesi, içtihat kapısını araladıkları biçiminde yorumlanmıştır. Peygamber türbeleri dâhil hürmet gösterilen her şeyi kutsallaştırıldıkları iddiasıyla reddederek bunları yok etme girişimleri, kendi dini doktrinlerinin bağlayıcı olduğunu ve bunların dışındaki anlayışların dinden çıkma nedeni sayılmasıyla bunlarla mücadeleyi dini görev haline getirmeleri, İslam dinini şiddetle özdeşleştiren anlayışların gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Sosyal, ekonomik ve siyasal değişmelerin neden olduğu ve söylemlerinde İslam’ı temel alan gruplardan biri olan bu gelenekselciler geçmişin otoritesi ile ilgili sergiledikleri farklı tutumla diğerlerinden ayrılmaktadır. Geleneksel İslamcı oluşumlar geçmişin otoritesine dört elle sarılarak değişimin gelenekler üzerinde etkili olamayacağını iddia etmek suretiyle her türlü değişime karşı çıkmışlardır.

Abdülvahhab ile aynı yıllarda Hindistan’da , daha önce Hicaz’da Muhammed b. Abdü’l-Vahhab ile birlikte aynı hocalardan ders görmüş olup, ancak ondan farklı olarak Nakşiliğin Mücceddî koluna intisaplı sûfimeşrep bir temayülü bulunan Şah Veliyullah Dihlevî de saf İslâm’a dönüş çağrıları yaptı. İslâmiyet’in, sonradan katkılarla dinî ve ahlâkî bakımlardan bozulduğunu düşünmekte ve ona gerek akidevî gerekse de amelî bir hayatiyeti yeniden kazandırmayı .

Hindistan’da, Şah Veliyullah’ın haleflerinden Seyyid Ahmed Han yeni Mutezilî modernizm’e, Şiblî skolastisizm’e ve Muhammed İkbâl de “dinî tefekkürün yeniden inşası” na yöneldiler.

Aynı yüzyılda, Libya’da senusî, Batı Afrika’da Fulbe ve Sudan’da Mehdî Hareketleri hep, püritanist, reformcu-fundamentalist düşüncelerini kuvvet yoluyla dayatma yolunu seçtiler. Onların müşterek özelliklerinden biri de ictihat konusunu vurgulamalarında toplanmaktaydı.

Modern Batı Medeniyetinin gerekleri karşısında uyum arayışına yönelen İslâm dünyasında, özellikle XIX. yüzyılda güçlenen Reformculuk yani Modernist İslâmcılık akımının ana temasında da, gerek İslâmiyet’i sonradan girme unsurlardan temizleme gerekse de kapandığı düşünülen içtihat kapısını yeniden açma ve böylece dine kültürel bir dinamizm kazandırma eğilimleri ana çizgiler olarak yerlerini aldılar. Zira modernistler, Orta Çağ Müslümanlığının, Kur’an’ın normatif İslâmiyet’inden bir çok noktalarda inhiraf ettiğini öne sürmekteydiler. Onlar, reformcu görüşleri için, Kur’an’ı ve Sünnet’i nihaî referans kabul ediyorlardı. Öte yandan, Modernizm öncesi Islahat Hareketi’nin fundamentalizmi ile Modernistler’in tasfiyeci reformizm’i önemli farklılıklar göstermekte Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibi modernistlerde, müspet bilimlere yönelme ve onları İslâmî esaslar ve kaynaklar üzerine temellendirecek Müslümanlıkla bağdaştırma eğilimi de temel bir özellik oluşturmaktaydı.

Mamafih, modernist İslamcılık hareketi de kendi içerisinde tam bir birlik ve bütünlük oluşturamadı. Orada modernizim ile ihyacılık birbirine karıştı ve Reşid Rıza’da modernizm, Selefiyye reformcu hareketine dönüştü.

Görüldüğü gibi Selef denen ilk üç Müslüman kuşağın (sahabe, tabiun ve tebe-i tabiin) dinsel konulara ilişkin tutum ve anlayışı demek olan Selefiye akımı, Selefin anlayışının dışındaki her yeni şeyi dine bir ekleme (bidat) olarak görmüştür. Afgani, Abduh ve öğrencisi Reşit Rıza’nın öncülük ettiği son dönemdeki Selefiyeler (neo-Selefiye), geleneksel fıkıh, kelam ve tasavvufi anlayışları atlayarak Kur’an ve Sünnete dönüş çağrısında bulunmuşlardır. İslam’ın Altın Çağı olarak değerlendirilen bu dönem yani hicretten dört halife döneminin sonuna kadar uzanan bu otuz dokuz yıl, “cahiliye döneminin ardından gelen” büyük bir ilerleme dönemi olarak görülmüş, o dönemde elde edilen başarıların yenilenemediğinden bahsedilmiştir.

Sözünü ettiğimiz ıslahatçıların İslam’ı başlangıçtaki saf haline döndürme girişimi olarak özetleyebileceğimiz İslami uyanış çağrılarında İslam’ın ilk dönemlerinde Arabistan’daki yaşam standartlarına ilişkin fazla bilimsel kanıt yoktur. İlk Müslüman toplumunu uyum ve iş birliğinin parlak bir örneği olarak nitelemenin yanlışlığından söz edilmiştir. Nitekim ilk dört halifeden üçünün kendi dindaşları tarafından katledilmiş olması o toplumdaki keskin ayrılıklara işaret etmektedir. Müslüman modernizminin idealize ettiği Altın Çağın sonlarına gelindiğinde bu eğilimler öylesine büyümüştür ki Sünni Şii ayrılığı ortaya çıkmıştır.

Selefiye hareketinden, Mısır’daki “Müslüman Kardeşler” doğmuştur. İlk önce eğitimsel ve sosyal refah programlarına ağırlılık vererek bir taraftar kitlesine sahip olmayı amaçlayan İhvan-ı Müslim’in hareketi, hızlı bir büyümeyi gerçekleştirdikten sonra politik eylemci bir stratejiyi benimsemiş, silahlı eylemlere girişerek iktidarı ele geçirmeye çalışmış, siyasal yapıyla ilişkileri bağlamında kimi zaman faaliyetlerini açıktan kimi zamanda yeraltına çekilerek sürdürmüş olan radikal bir oluşumdur.

Günümüzdeki İslami fundamentalist hareketin halk katına yayılmış ilk örneğini teşkil eden hareketin kurucusu olan Hasan el-Benna , Selefi çizgide bir toplum oluşturmayı, İslam’ı reforme etme güdüsünü, karşılıklı yardım ve kendi kendine yetme yoluyla yoksul kitlelerin şartlarını iyileştirme gayretleriyle birleştirerek gerçekleştirmek istemiştir. Bu süreçte ilk İslam topluluğunun yaşam pratiklerine dönmeyi, Kur’an’ın ve Sünnetin dinin kaynakları olarak kabul edilmesiyle toplumda radikal değişimin mümkün olabileceği belirtilmiştir.

Benna’ya göre İslam, entegrist, kendi kendine yeten, şümullü, sosyal ve siyasal sistemdir. Hasan el-Benna, kendi anlayışı doğrultusunda İslam devleti oluşturmak için üç aşamalı bir geliştirme stratejisi benimsemiştir; halkı eğitmek amacıyla hazırlık niteliğindeki propaganda safhası; taraftar topluma, eğitim ve örgütlenme safhası, son olarak toplumda siyasi bir egemenlik elde etmek ve dini kurallara dayalı bir devlet kurmak için kamusal eylem safhası .

Benna’dan etkilenen Ebu’l Ala el-Mevdudi (1903-1979) Hint-alt kıtasında benzer faaliyetlere girişmiştir. İslami bir düzen kurmak amacıyla 1941’de Cemaat-i İslami’yi kuran Mevdudi, İslamcı ideolojiye uygun olarak birey, toplum ve siyasetin değiştirilmesini istemektedir.

Mevdudi, siyasi gücü İslam toplumu kurmanın en etkili aracı olarak görmek suretiyle Müslümanların siyasetle meşgul olmalarının gerekli olduğunu vurgulamıştır. Dünyadaki Müslümanların karşılaştıkları tüm problemlerin üstesinden gelmenin yolu olarak dini kurallara dayalı bir devlet kurmanın, bu münasebetle de devletin kontrolünü ele geçirmenin gereği üzerinde duran Mevdudi’nin düşüncesinde İslam, devlete, topluma ve siyasal yapıya egemen olmayı amaçlayan total bir ideolojik sistem haline getirilmiştir.

Bu sistemin dışındaki her şeyin şirk içerdiğini, dolayısıyla cahiliye olduğunu vurgulayan Mevdudi, geleneği körü körüne taklit ettikleri gerekçesiyle ulemayı eleştirmiş, Tanrının yerini gasp ettiği gerekçesiyle hâkimiyetin kaynağı olarak insanı bunun yerine geçiren modern değerlere şiddetle karşı çıkmıştır.

Mevdudi de şiddete başvurarak gücü ele geçirerek sistemi ele geçirme yerine bu süreçte tedrici bir yaklaşımı benimsemiştir. Görüldüğü gibi Mevdudi de, iddialarını islamın geleneksel kaynaklarındaki sarsılmaz, sabit olduğunu varsaydığı ilkelere dayandırarak İslami köktenci bir öğreti haline getirmekte ve fundamentalist akımların ilham kaynağı olmaktadır .

Mısır’da Nasır, İhvan’la kısa bir balayından sonra, radikalleşen bu hareketin birçok liderini tutuklamıştır. İhvan-ı Müslim’in hareketi, belli bir güce ulaştığı varsayımıyla, şiddete, cihada başvurarak devleti ele geçirmeye çalışmıştır. Bu süreçte hareketin önemli bir ideologu haline gelen Seyyid Kutub, daha sonraki İslami fundamentalist akımların esin kaynağı olan bir figür haline gelmiştir.

Mevdudi’nin yayınlarından etkilenen ve devrimci bir ideoloji inşa eden Kutub İslami literatürde kullanılan birçok kavramın anlamını yeniden yorumlayarak dönüştürmüş ve kitleleri harekete geçirmek için bunları İslamcı ideolojik söylemin araçları haline getirmiştir .

Siyasal İslâmcılık, özellikle İslâm dinini her şeyden önce siyasal bir sistem şeklinde tanımlamaya kalkışan bu iki ideoloğun ortaya koydukları kavramlar ve fikirler etrafında sistemleşmiş; başta Orta Doğu olmak üzere bir şekilde hemen bütün İslâm dünyasında az çok yankılar uyandırdı. Siyasal İslâmcılık l940’lı yıllardan itibaren etkin hale gelmeye başladı. İhvan-ı Müslimin, önceleri sadece Mısır’a has bir oluşum iken, daha sonra, başta Orta Doğu olmak üzere (Ürdün, Suriye, Filistin ) öteki İslâm ülkelerine ve özellikle de Kuveyt, Sudan ve Yemen’e yayıldı. Bunlara Hint alt kıtasının Cemaat-i İslâmî’leri eklendi.

1966’da idam edilen Seyyid Kutub’un fikirlerinden İhvan hareketinin daha radikal gurupları olan et-Tekfir ve’l-Hicre, İslâmî Cihad, vb. radikal oluşumlar doğdu. 1970’li yıllardan sonra Siyasal İslâmcılığın etkinliği yeni bir ivme kazandı. Afganistan’da Siyasal İslâmcılık, Afgan Mücahitleri’nin Hizb-i İslâmî ve Cemiyet-i İslâmî gibi oluşumlarına yol açarken, İran’da devrimci Şiîlikle kaynaşınca Humeynî hareketinin ortaya çıkışı ve devrimine yol açmak suretiyle iktidara uzandı. Sudan’da 1946’da kurulan Müslüman Kardeşler örgütü 1985’te Turabî yönetiminde İslâmî Ulusal Cephe’ye dönüştü ve askerî rejime aktif biçimde katıldı. Bu arada, Mağrib yani Kuzey Afrika’nın Siyasal İslâmcıları olan Cezayirli FIS (İslâmcı Kurtuluş Cephesi) ve Tunus’lu 1989’da en-Nahda’ya dönüşen İslâmî Yöneliş Hareketi gibi oluşumlar kendilerini gösterdiler.

1980’li yılları takiben ise, en azından bir bölümü itibariyle Siyasal İslâmcılık, devrimci ve dolayısıyla da yukarıdan aşağıya doğru toplumu değiştirici yönelimi yerine, onu aşağıdan yukarıya doğru yeniden İslâmîleştirmeyi amaçlayan reformcu bir stratejiye kayış gösterdi .

Sadece Arap dünyası ile sınırlı bir araştırma, 1980’li yılların ortalarında orada doksan bir Siyasal İslâmcı oluşumun varlığının tespit ve tahlil etmektedir. Anlaşılan Mısır, İslâmcı köktenciliğinin beşiğini oluşturmaktadır; zira bu oluşumların 29’u ora kaynaklıdır. Onu 12 şer Siyasal İslâmcı oluşum ile Irak ve Suriye izlemekte; ardından Sudan 5, Suudî Arabistan 5, Ürdün 4, Tunus 4, Cezayir 3 vb. şekilde sıralanmaktadır.

Radikal İslami hareketlerin çok kısa da olsa tarihi arka planını aktardıktan sonra onların düşünsel temel özelliklerini ve söylem olarak kullandıkları dini kavramlar hakkında bilgi verilebilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: