Radikal İslam-Özellikler

Radikal İslam’ın Özellikleri

Radikal İslam’ın kaynağına baktığımızda daha önce de anlatılanlardan anlaşıldığı gibi daha çok Orta Doğu’da ortaya çıkıp geliştiği görülür. Bu radikal hareketlerin ortaya çıkışı birtakım iç ve dış siyasi etkenlere bağlı olarak gerçekleşmiştir.
Radikal İslamcılık fikrinin doğuşunda tarihsel açıdan en önemli dış etkenlerden ilki XVIII. yüzyıldan sonra İslam dünyasının Batılı sömürgeciler tarafından işgal edilmesiydi. Bu işgaller ardından bağımsızlık hareketlerinin doğmasına yol açtı. Ayrıca Doğu ile Batı arasında demokrasi, bilim ve medeniyet yarışı yanında aralarındaki din ve mezhep kavgaları ve bunların birbirlerini reddetmeleri, Batılı ülkelerin ve ABD’nin Körfez Savaşı, Bosna Hersek ve Kosova gibi olaylar karşısındaki çifte standardı , Batı’nın sömürgeciliğini I. Ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra da devam ettirmesi, İsrail ve Yahudi düşmanlığı ve ABD- İsrail ittifakı, iletişim imkanlarının artışıyla birlikte ve medyanın küresel kimlik anlayışını daha da
hızlandırması, Körfez bölgesi ve Orta Doğu’daki petrol politikaları, İran İslam Devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, kapitalizmin ve kominizmin çöküşü…gibi olaylar Siyasal İslam’ın ortaya çıkışını tetiklemiştir .

İç siyasal etkenler ise şu şekildedir:

İslam ülkelerinde yaşanan sosyal ve ekonomik krizler, XIX. ve XX. yüzyılda birbiri ardınca ideolojilerin ve sosyal olayların ortaya çıkışı, kentleşme ve modernleşme, 1970’li yıllarda derinleşen sosyal ve ekonomik krizler karşısında yardımlaşma ve kitle bilinci, otoritelere başkaldırı, hükümetlerin İslamcı tavizleri, ve İslamcı hareketlere karşı uyguladıkları politikalar ve karşı mücadale yöntemleri Siyasal İslam’ın ortaya çıkışında önemli iç siyasî etkenlerdendir .

Radikal İslamcılar aslî kaynaklara dönerek kurtuluş yolunu gösteren, gerçek dini ilkelere ulaşmak için, Kur’an’ın yeni bir siyasal okunmasına girişmekteler. İçerisinde bulunulan olumsuz koşulların sorumlusu kendisi olamayacağı için asıl sorumlu dinin tarih içerisindeki saptırılmış, aslî niteliğini yitirmiş ve çeşitli amaçlarla kullanılan yorumlarıdır ve yorumları destekleyen Müslümanlardır.

Asr-ı Saadet bütün zaman ve mekânlarıyla, temel tezleri destekleme ve meşrulaştırmada şu ya da bu şekilde kullanılmaktadır. Asr-ı Saadete dönüş özlemleri, bir altın çağ yaratma gibi hedef oluşturmanın yanında, esnek yorumlara kaynaklık edecek elverişli bir sahayı da açmakta ve bu sahada sembolik bir takım ifade biçimlerine doğru kanalize edilmektedir. Bu yaklaşım tarzı, gerektiğinde geleneksel İslam mirasını bir kenara itebilme, seçmeci bir tavırla işe yarayan unsurları alabilme imkanı sağlayarak, yeni düşünce ve yorumlar için geniş bir alan kazandırmaktadır.Buna göre kaynaklara dönmek bu kaynakların istenen sonuçlara göre yeniden yapılandırılması anlamına gelmektedir.

Radikal İslamcılık açısından din, yalnızca tanrı ile birey arasındaki dua, ibadet, tören vb. ifadelerle dile getirilen bir ilişki değildir; din siyasal, sosyal, ekonomik alanda yol gösterici olan bütüncül bir yaklaşım biçimidir. Yaşamın bütün yönlerini kapsayan din karşısında sivil toplum siyasal toplum ayrımının ortadan kalkması ve her ikisinin dinle özdeşleşmesi söz konusudur. Bu bütüncül olma özelliği, devletin toplumsal yaşamın ve ahlakın İslam’ın temel kurallarına göre yeniden yapılandırılması anlamına gelmektedir .

Radikal İslamcılık dini kapsayıcılığını iddia ederken, İslam’ın temelini teşkil eden teolojik bir düşünceden hareket eder: Allah’ın tek, aşkın ve benzersiz olmasını öngören ilahî birlik ya da tevhid. Geleneğe kıyasla farkı, o zamana kadar yalnızca Allah’a atfedilen bu kavramı topluma da uyarlamaktır. Toplum ilahî birliğin, tevhidin yansımasıdır, daha doğrusu öyle olmalıdır. “Birlik” ilahi özün temel özelliği ise İslam toplumunda da bina edilmelidir. Tevhidî bir toplum ne öze ilişkin bölünmeye ne de ilahî düzen karşısında özerk olan siyasal bir mercie tanık olacaktır. İşte bu durumda, Allah’ın mutlak egemenliği hüküm sürecek, bireyin hayatının çeşitli veçhelerine olduğu gibi toplumun veçhelerine de egemen olacaktır .

Radikal İslamcılar, bu bütüncül İslam anlayışlarını uygulayabilmek için siyasî egemenliği öne çıkaran bir söylem geliştirmişlerdir. Önemli olan şeriatın sıradan uygulanmasından ziyade, toplumsal bağların siyasetten yola çıkarak yeniden tanımlanmasıdır.

Örneğin Seyyid Kutub, ulemanın donmuş köhnemiş ahlakçı hukukuna karşı, İslam için savaşanların yorumlarından çıkan ve toplumsal koşullara bağlı olarak yerleşen “hareket halindeki İslamî hukuktan” söz eder. Ulemanın yaptığı gibi, mevcut yönetimlere yenilikler yapma hakkı tanımak ise şeriatı daha geniş bir bütünün içine yerleştirmek, yani yalnız hukuku değil bir bütün olarak toplumu İslamileştirmek demektir. Şeriat ancak gerçek bir İslami toplumda anlam taşır, böyle bir toplum, şeriat uygulamasının ötesine de geçebilir, hatta yepyeni bir sistem de yaratabilir .

Radikal İslamcılar ile reformcu/ılımlı İslamcılar arsında, İslam’ı bütüncül bir düzen olarak görme, siyasal egemenliği öne çıkaran bir söylem geliştirmedeki ortaklık, bu siyasal egemenliğin nasıl elde edileceği ve İslamî bir toplumun nasıl ya da hangi araçlarla kurulması gerektiği konusunda geçerli değildir. İslamcı düşünce bu konuda iki kutup arasında gidip gelmektedir:

Toplumun İslamileştirilmesinin devlet iktidarından geçtiği, öncelikli hedefin siyasal bir devrim yaparak iktidarı ele geçirmek olduğunu düşünen devrimci ye da radikal kutup ile, toplumsal ve siyasal eylemiyle toplumu her şeyden önce aşağıdan yukarıya İslamileştirmeyi hedefleyen reformcu kutup.

Radikal İslamcılar siyasal egemenliği önceleyen ve bunun yolunun siyasî bir devrim olduğunu savunan bir devrimcilik anlayışı oluşturdular. Bunu geleneksel İslam’dan koparak geliştirmek zorundaydılar. Çünkü klasik literatürdeki ayaklanma, isyan, başkaldırı, ihtilalle ilgili olumsuzlayıcı kavram ve yorumlar yüzyıllarca egemenliğini sürdürmüştür. Ta ki Radikal İslamcıların modern çağdaki devrimlere daha bir yakınlık duymaya başladıklarında yeni sözcükler arayıp bulmaya ya da eski sözcüklere yeni anlamlar kazandırmaya yönelmelerine kadar.

Bu yaklaşımda ya egemenliğiniz vardır ve dinin emirlerini uygularsınız ya da egemenliğiniz yoktur ve dini olmayan kuralları uygulamak zorunda kalırsınız ve mü’min olamazsınız.

Bu iki durum kesin hatlarla ayrılmıştır. Mevdudi bu durumu şöyle ifade eder: “İslam hiçbir zaman şu hali kabul etmez: Siz kalkıp da kendinizi mü’min diye ilan edip, sonra da yaşayış yolunda ya da işlerinde Hak Teâlâ’nın kanunlarının hilafına ve aksine, gayri ilahî kanunlara tabi olup gidersiniz”.

Seyyid Kutub da benzer şekilde; “İslam’ın hükmetmediği, şeriatın yürürlükte olmadığı bir toprak parçasında kesinlikle İslam diye bir şey yoktur. Bütün yöntemleri, yasaları ve diğer öğeleri ile İslam’ın egemen olmadığı bir ülke kesinlikle Daru’l-İslam değildir. İmandan öteye tek bir kavram vardır: Küfür”.

Bu söylemde zaman, biri kâfirlerin egemenliğindeki, diğeri Allah’ın ve Müslümanların egemenliğindeki olmak üzere iki parçada ele alınır. Bir taraf mutlak kötü, şeytanî olan; diğer taraf mutlak iyi olan zamandır. Bu anlayış şu sonuca götürmüştür:

Kâfirlerin ve kötülüğün egemen olduğu bir çağda yapılacak tek şey bu hâkimiyeti en kısa zamanda tersine çevirmektedir. Radikal İslamcı hareketlerin metod ve stratejilerini büyük ölçüde bu önerme belirlemiştir. Yapılması gereken siyasi bir devrimdir. Bu söylemin hedefi: “Beşerin hâkim olduğu ülkeyi yıkıp yeryüzünde Allah’ın ülkesini inşa etmek; insanların yaptıkları sistemleri yıkıp Allah’ın sistemini hâkim kılmaktır”.

Bunun sonucu olarak toplumun siyasal yönetimi ve devlet de ilahî Hâkimiyet telakkisine göre kurulmak isteniyor. Bu amaçla Kur’an-ı Kerim’deki “Hüküm Allah’a aittir” şeklindeki âyetlere Kelâmî anlamların ötesinde siyasal içerik yükleniyor ve böylece modern demokrasilerde halka veya millete ait olan egemenlik hakkı onlar için reddedilerek o doğrudan doğruya Allah’a veriliyor. Kur’an anayasaya dönüştürülüyor .

Hüküm Allah’ın olduğuna göre Halife de Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir. Allah’ın hükümlerine göre iktidarı ve kuvveti elinde tutan kimse muhakkak ki yüce Hükümdar’ın halifesi olacak ve ona halife olduğundan dolayı da hiçbir kimsenin koyduğu hükümleri uygulamaya yetkili olmayacaktır. Bu bağlamda halifeye yani ulu’l emre itaat Allah’a itaat kabul edilmiştir. Ancak ona itaat de Allah’ın kanunlarıyla hükmetmiş olması koşuluna bağlanmıştır. Allah’ın hükmü dışına çıkanlara itaat edilmez; hatta onlarla mücadele etmek farz olur.

İslâmî siyasetin temeli şura’dır. Şuranın esası İslam toplumlarındaki işlerin nasıl düzenleneceği ve yönetileceği hususundaki kararlara herkesin katılmasıdır.
Onlar ümmet temeline dayanan bir dünya düzeni isterler. İslam’ın evrensel gücünü kazanabilmesi, onu yaşama aktaran bir toplum ve ümmet biçiminde ortaya çıkmasına bağlıdır. Onların ümmetten kasıtları; hayat ve düşünce sistemlerini, ilke ve nizamlarını, ölçü ve değerlerini bütünü ile İslam nizamından alan ve onun potasında eriyen bir insan toplumudur .

İslam’ı tebliğ etmek de siyasettir. Emri bi’l-Maruf Nehyi ani’l- Münker siyasettir. “Sizden bir topluluk bulunsun ve insanlara iyiliği emretsin kötülükten nehyetsin.” (Â-li İmran 3/104) hitabı, siyasetin nasıl yapılacağını gösteren yöntemdir. Hacc da namaz da yeryüzünü ifsaddan alıkoymaya çalışmak da siyasettir .

Yine onlara göre bugünkü toplum tümüyle İslam’ın doğuşundan önceki cahiliye toplumuna benzemektedir. Bir bakıma yeni cahiliye dönemi yaşanmaktadır. Bu yüzden devlet ve toplum tekfir edilmişlerdir. Müslümanların bu şekilde küfür içindeki devlet ve toplumdan şuur ve davranış olarak hicret etmesi tümüyle ayrılıp kopması gerekir. Şeriatla yönetilen İslam devleti hedefine ulaşmamış Radikaller için, içinde bulunulan dönem, Hz. Peygamber’in Mekke dönemine benzer. Bu dönemi yaşayanların ülkesi de bir bakıma Daru’l-Harb’dir. Yani İslam hükümlerinin uygulanmadığı ve Müslümanların güvende olmadığı ülkelerdir.

Şeriatla yönetilen saf bir İslam devleti kurmak için cihad bir araçtır ve sadece Batı’ya, siyonizme veya kominizme karşı değil Şeriat’ı uygulamayan Müslüman devletlere karşı da yürütülecektir . Cihad İslamî düzeni kurmanın başka bir adıdır.

Şu halde İslam yeryüzünde Allah’ın iradesini, yani fert, cemaat ve bütün beşeriyet ile ilgili yüksek prensipler üzerine kurulan elverişli nizamı gerçekleştirmek için arası kesilmeyen devamlı bir cihad içindedir. Yeryüzünde zulmeden kuvvet ister fert ister toplum ister devlet olsun İslam’ın gücü yettiği müddetçe bunlarla savaşması lazımdır. Müslüman için esas olan İslam’a davetin ruh ve şuurunu yani cihad şuurunu daima gönlünde yaşatmasıdır.

Bu hareketler aynı zamanda bir özgürlük hareketidir. Özgürleşme ve özgürleştirme mücadelesidir. İnsan, toplum ve tabiat üzerindeki bütün zulüm uygulamalarına son verme çabasıdır.

Sonuç olarak yukarıda görüldüğü gibi Radikal İslami hareketlerin yapısal ve düşünsel özelliklerini ifade eden Kur’an referanslı söylemleri, cihad, hüküm, halife, şeriat, itaat, tekfir, ulu’l-emr, cahiliye, şura, hizip, mülk, daru’l-islam, daru’l-harb…gibi kavramlar üzerinde odaklaşmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: