Çay, Ateizme bir eleştiri

04 Ağustos 2011

Bu konularda biraz karışık yazıyor izlenimine kapıldım.
Tanrı ve Tanrı nın varlığı konularına girince ister istemez biraz detaya giriyorsunuz ve söylemeye çalıştıklarınız biraz karışıyor gibi oluyor.
Bu sefer basit ve kısa bir çıkarım yapmayı deneyeceğim.
Bunun için kullanacağım araç, her derde deva çay..

Sıcak bir bardak çayı aldınız önünüze koydunuz, muhabbete daldınız içemediniz..
Çayınızın soğuduğu ya da soğuyacağı herkesin bildiği kaçınılmaz bir sonuçtur.
Peki ama çayınız neden soğur?
Bu durum evrenin en olasılıkçı ama aynı zamanda en kesin yasası, termodinamik bir yasadan hareketle elde edilen entropi kavramı ile açıklanır.
Biz bu kadar detaya girmeyeceğiz, yalnızca şunu söylemek yeterli;

Isı, en olası yöne doğru akar.Yani sıcaktan soğuya doğru.
Sistem ısıl dengeye ulaşınca enerji alış-verişi olmaz.

Çayımıza dönecek olursak, çay içinde bulunduğu çevreden daha sıcak olduğununa göre ısısını içinde bulunduğu çevreye verecektir.
Bu ısı verişi, çay ve çevrenin aynı sıcaklığa gelmesine değin sürer.
Peki ya sonra?

Konumuz açısından bu soruyu şöyle soralım; çayın çevreye verdiği ısı kendi kendine yine çayda toplanabilir mi?
Hayır, bu imkansızdır.
Çayın kendi kendini ısıtma ihtimali var mıdır?
Hayır böyle bir ihtimal de imkansızdır..
Biz çayı ısıttığımızda, çayın kendisi ve çevresinden bağımsız bir sistem olarak enerji alış-verişini sağlarız.

Dünyamızın çekirdek sıcaklığı 6000 C derece olduğu söyleniyor.
Dünyanın kendisi, kendi merkezini ısıtamayacağına göre çekirdeği kim ısıttı?
Evrenin şu an ki sıcaklığı 2.7 Kelvin olduğu söyleniyor.
Evrenimiz bundan milyonlarca yıl önce binlerce dereceye varan bir ısıya sahipti.
Tıpkı çayımızın kendi kendini ısıtamayacağı gibi, evrenimizin de kendi kendini ısıtması imkansız..
Öyle ise evreni kim ısıttı?
Bence evrenin ve maddenin kendisinden bağımsız bir Tanrı..
Başka seçenek varsa biri bana anlatsın ama anlatırken çay söylesin…
Eğer elimdeki çay soğumak yerine daha da ısınırsa anlatıklarına belki o zaman ikna olabilirim..

Reklamlar

Neden Yağmur Yağar

08 Şubat 2010

Herhalde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur.
Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı?
Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır.
Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle gökten sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor.
Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor.
Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor.
Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görülüyorlar.
Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar.
Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.
Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor.
Bir bulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir.
Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir.

Bugüne kadar dünyamızda tespit edilebilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970 tarihinde Guadaloupe’de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.
Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor.
Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz?
Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78’i okyanusların üzerine yağıyor.
Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor.
5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir buluttan çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır.
Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun
içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür
ile bombalanıyor. Bu işte de en usta olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur
miktarını yüzde 13 oranında arttırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana
etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam
ters etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere
düşmeyi başaramıyorlar.


Neden Pişiririz

08 Şubat 2010

Vejetaryenler, yani etyemezler lobisine göre, et yemek insan doğasında yoktur.
Et yemenin insan sağlığı üzerine olumsuz etkisi olduğu gibi damakta tat alma hissini de bozmaktadır.
Ancak etoburların gözleri önde, ot oburların ise yanda olur teorisine göre, insanın ot obur olduğunu iddia etmek biraz haksızlık olur.
İnsanlar et de yer, ot da.
Ama niçin pişirerek? İnsandan başka yiyeceğini pişirerek yiyen, bilinen hiçbir hayvan türü yoktur.

Genel açıklamalara göre, pişirildikçe yiyecekler yumuşamakta, yemek ve hazım kolaylaşmaktadır.
Bu şekilde onları küçük parçalara ayırarak yiyebildiğimiz için, zaman ve enerji kaybı en aza indirilmiş olur.
Ayrıca pişirilen yiyeceklerde, bazı hoş olmayan kokular ve sağlığımıza zararlı toksik bakteriler de yok olmaktadır.
Bu görüş insanların pişmiş yiyeceklerden niçin daha çok tat aldıklarını tam olarak açıklayamaz.

Bu konu kimya ilminin kapsamına girer.
Yiyecekler ısıtıldıkça, bünyelerinde bulunan şeker ve amino asitler parçalanır ve her biri ayrı tat ve kokuya sahip yeni moleküller oluştururlar.
Örneğin şekeri yeteri kadar ısıtırsanız rengi kahverengiye dönmeye başlar ve etrafa çok güzel bir koku yayılır.
Şeker moleküllerinin içindeki karbon, hidrojen ve oksijen atomları, havanın içindeki oksijen ile reaksiyona geçerek, ağzımıza ve burnumuza hoş gelen yüzlerce moleküler yapı oluştururlar.

Pişmiş bir biftekte en az 600 değişik ve hoşumuza giden koku türü oluştuğu ileri sürülüyor.
Bunu sadece birkaç değişik koku türü taşıyan buğday ve arpa ile karşılaştırırsak, pişirmenin lezzete yaptığı katkının büyüklüğü ortaya çıkar.
Tabiattaki hali ile çok koku türüne sahip yiyecekler sadece meyvelerdir.
Bir çilekte yaklaşık 300, ahududunda ise 200 koku çeşidi bir aradadır.
Yiyeceklerin pişirilmeleri sırasında, sağlığımıza zararlı bakterilerin yanında, vücudumuz için gerekli vitaminler de ölür.
Yanlarına sadece iyice pişirilmiş et alarak yola çıkan kutup kaşiflerinde, vitamin eksikliği problemlerinin yaşandığı tespit edilmiştir.
Bu nedenle pişirilmiş yiyeceğin yanında salata, meyve veya haşlanmış sebzeler de yiyerek bu vitamin açığı kapatılmalıdır.
Tost ve kahve makinelerinde veya mangalda çok ısıtılan her şeyde vitaminler yok olur ama lezzet artar.
Yiyecekleri çok fazla sıcakken yemenin sindirim sistemimize verdiği zararın dışında hiçbir faydası yoktur.


Neden Böcek Yemeyiz

08 Şubat 2010

Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur.
İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.
Günümüz insanları sadece birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine karşın, atalarımız böcek yiyici idi.
Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli mineraller ve vitamin vardır.
Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.
Avrupalılar böcek yemez ama Afrika’da değişik çekirge türleri ve iri kelebek tırtılları yenir.
Tayland’da bir tür iri su böceği, Yeni Gine’de ağustos böceği, Japonya’da kızartılmış yaban ansı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp yenmektedir.
Halen dünyamızda, insan gıdası olarak 500 civarında böcek türü yenilmekte, bunun yüzde 40’ı Meksika’da tüketilmektedir.

İnsanların böcek yeme alışkanlığım kazanamamalarının sebebi muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olmasından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;
Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.
Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar, bunları yememek gerekir.
Aslında Öyle veya böyle bütün böcekler parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir.
Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, renkli böcekler ise çoğunlukla zehirlidir.
Şaka bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme alışkanlığına kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan otlaklar bugün orman olarak korunabilecekti!


Neden Hapşırıyoruz

08 Şubat 2010

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir.
Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur.
Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar.
Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.
Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir.

En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır.
Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir.
Biz bunun pek farkına varamayız.
Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır.
Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir.
Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir.
Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da.
Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz.
Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır.
Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz.
Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi.

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var.
Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız.
Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor.
Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.
Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor.
Dünya nüfusunun en az yüzde 18’i bu hassasiyete sahip.
Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var.
Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra ‘çok yaşa’ deme adetinin kökeni Hıristiyanların ‘God bless you’ yani Tanrı seni takdis etsin’ veya ‘Tanrının hayır duası üzerinde olsun’ cümlesine dayanmaktadır.
Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.


Neden Güleriz

08 Şubat 2010

Böyle de soru mu olur, tabii ki fıkralara, komik laflara ve olaylara gülüyoruz diyebilirsiniz.
Ama araştırmalar olayın bu kadar basit olmadığını gösteriyor.
Tabii sizler de haklı olabilirsiniz. Gülmek araştırmacılar tarafından yıllarca araştırıldığı kadar karmaşık olmayıp, ilkel atalarımızdan kalan, çevremize uyum ve sosyal hayatı paylaşmakla ilgili bir davranış biçimi de olabilir.

Bebekler doğar doğmaz içgüdüsel olarak ağlarlar ama ancak dört hafta sonra gülümsemeye başlarlar.
Anne ve babanın bundan mutluluk duyduğunu hissettikçe bebeklerin gülmeleri fazlalaşır.
Gülmek bir çeşit dışa vurum gibidir.
Gülerken kalp atışı hızlanır, derin nefes alınır, beyin tarafından ‘endorfin’ denilen kimyasallar salgılanır.
Endorfin ise vücudumuzda gerginliği, ağrıyı azaltır.

Gülmek de üzüntü veya öfke gibi bir boşalma yoludur, ancak bunun niçin böyle olduğu tam olarak bilinmiyor.
Şüphesiz hepimiz güldükten sonra kendimizi daha iyi hissediyoruz.
Gülerken bedendeki gerginlik, kaslardaki denetimin yitirildiği noktaya kadar azaldığından, sandalyeden düşebiliyoruz veya birçok olayda kendimizi tutamıyoruz.

Gülmek sosyal ilişkilerde mutluluğu paylaşmak gibi görülebilir ama her zaman mutluluk ifadesi değildir.
Hepimiz patronumuzun yaptığı bir şakaya (pek komik olmasa bile) gülme eğilimindeyizdir.
Yani güç, karşısında daima tebessüm eden yüzler görür.

Çok yüksek sesle gülmek, gelebilecek tehlikelere karşı sinirsel bir reaksiyon da olabilir.
İki insan arasındaki bir mücadelede, bir oyunda güçlü olan zayıfı ezerken de gülebilir.
Yani gülmek, gücün ve saldırganlığın bir göstergesi de olabilir.
Gülerken insanın yüz ifadesinden mutlu olduğunu herkes anlar ama o yüz ifadesi ile arkasında yatan duygular arasındaki ilişkiyi psikologlar bile hala tam olarak izah edemiyorlar.

Hala bir müsabakayı kazanıp mutluluktan gülmesi gerekenlerin niçin gözyaşları içinde ağladıklarının, ağlaması gereken bir yerde bir insanın yine gözyaşları içinde kahkahalarla niçin güldüğünün sebebi anlaşılmış değildir.
Ancak bu arada kahkaha ile gülmekle, gülümsemeyi ayırt etmek gerekir.
Gülümsemek kesinlikle insanın, karşısındaki için iyi şeyler hissetmese bile kendisi için bir mutluluk ifadesidir.

Yapılan bir araştırmaya göre insanlar 50’li yıllarda günde ortalama 18 dakika gülerken, bu süre günümüzde 6 dakikaya düşmüş bulunmaktadır.
Yetişkinlerin günde ortalama 60, çocukların ise 500 kez güldüğü ve bir gülüşün ortalama 6 saniye sürdüğü araştırmacılar tarafından saptanmıştır.


Neden Uyuruz

08 Şubat 2010

İşte hayatımızla ilgili son derece önemli bir soruya bir sürpriz cevap daha! ‘Hiç
kimse bilmiyor.’ Cevabın kolay olduğunu, uykuda enerjimizi şarj ettiğimizi
söyleyebilirsiniz, ama bilimsel araştırmalar bunu göstermiyor. Yapılan
araştırmalarda, İngiltere’de 70 yaşında bir kadının, her gece bir saat uyuyarak,
hatta bir keresinde 56 saat uyanık kaldıktan sonra sadece l,5 saat uyuyarak
ertesi gün tam performans ile hayatını sürdürebildiği gözlemlenmiştir.

Aslında normalde, hepimizin bildiği gibi, bir gece dahi uyumasak, ertesi gün
adrenalin nedeni ile bütün aktivitelerimiz yavaşlamaktadır. İki gece üst üste
uyumayan insanda ise durum daha kötüdür. Dikkat ve konsantrasyon düşer,
hatalar artar.

Üç günden sonra insan hayal görmeye başlayabilir, düşünce berraklığı kaybolur.
Daha sonra ise artık insan gerçekle ilişkisini keser. Fareler üzerinde yapılan
deneylerde bir canlıyı uyanık tutmaya çalışmakla ölümüne neden olunabileceği
ispatlanmıştır.

Ayrıca arka arkaya geceleri yetersiz uyuyanlarda da benzeri problemler
gözlemlenmiştir. Uyku süresince oluştuğu gözlemlenen diğer iki olaydan biri
çocukların büyüme hormonlarının gelişmesi, diğeri ise bağışıklık sistemimiz için
gerekli olan kimyasalların salgılanmasıdır.

Fakat soru hala yerinde duruyor! ‘Niçin uyuyoruz?’ Kimse bilmiyor. İşte size
çeşitli teoriler.:

Uyku, insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen
hücrelerini yenileme şansı verir.
Uyku, insan beynine hafızasındaki bilgileri düzenleme, gereksizleri unutma ve
arşivleme şansı verir. Rüyalar da bu işlemin bir parçasıdır.
Uyku, enerji tüketimimizin miktarını azaltır. Bu nedenle günde 4-5 kez yerine üç
öğün yemekle yetinebiliriz. Gece karanlığında zaten hiçbir şey
yapamayacağımızdan, anahtarı kapatarak enerji tasarrufu yaparız.
Uyku, bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olabilir. Diğer organlardaki enerji
harcanmasını kısarak, beyin hücre aktiviteleri için gerekli olan enerjiyi
artırabilir.

Uyku hakkında tüm bildiğimiz, geceleri iyi bir uyursak, sabahları kendimizi iyi
hissettiğimiz, hem vücudumuzun, hem de beynimizin yeni bir gün için kendisini
tazelediği olgusudur.

Uyku nedir?

Uyku insan hayatında sırrı tam olarak çözülememiş enteresan bir olaydır.
Uykunun nasıl olduğunu bir bakıma hepimiz biliriz. Uyuyan bir insanda
aşağıdaki durumlar gözlemlenir;

o Yatarak uyur.
o Gözleri kapalıdır.
o Çok yüksek bir ses olmadıkça, hiçbir şeyi işitmez.
o Daha yavaş ve ritmik olarak nefes alır.
o Adaleler tamamen gevşemiştir. (Eğer bir koltukta otururken uyumuşsanız,
derin uykuda koltuktan düşebilirsiniz.)
o Bir veya iki saatte bir kendi vücudunu elleri ile kontrol eder.

Bunlara ilave olarak kalp atışı yavaşlar ve beyinde rüya denilen çok ilginç
olaylar oluşur. Diğer bir deyişle uyuyan insan çevresinde oluşan şeylerin çoğuna
ilgisizdir. Uyuyan bir insan ile komada olan bir hasta arasındaki en önemli fark,
uykuda olanın yeterli bir dış müdahale ile uyandırılabilmesidir.

Vahşi doğada yaşayan hayvanlar için bu düzgün ve etrafa ilgisiz, yaklaşık sekiz
saatlik uyuma periyodu pek mümkün görünmemekte, bu durumun insanın
evrimi süresince oluştuğu sanılmaktadır.

Sürüngenler, kuşlar ve memeliler hepsi uyurlar. Onlar da uykularında kısa
süreler için de olsa çevreleri ile ilişkilerini keserler. Bazı balıkların ve kurbağa
gibi hem suda, hem de karada yaşayanların da belirli sürelerde aktivitelerini
yavaşlattıkları, fakat hiçbir zaman çevre ile ilgilerini kesmedikleri biliniyor.
Böceklerin ise uyuyup uyumadıkları bilinmiyor, ancak onların da bazıları gece,
bazıları gündüz hareketsiz kalıyor.

Beyin dalgaları üzerine yapılan çalışmalar sonucu, sürüngenlerin rüya
görmedikleri, kuşların çok az, memelilerin ise hepsinin uykularında rüya
gördükleri saptanmıştır. İlginç olan noktalardan biri şu ki, inekler ayakta
uyurken değil de, yatarken rüya görebilmektedirler.

Hayvanların uyku süreçleri de farklıdır. Örneğin insan bir kere ve uzun süre
uyurken, köpekler kısa aralıklarla bütün gün uyurlar. Hayvanların bazıları uyku
için geceyi tercih ederken, bazıları gündüzü tercih eder.

İnsanların uyku ihtiyacı yaşlandıkça azalır. Yeni doğmuş bir bebeğin uyku
ihtiyacı günde 20 saat iken, dört yaşında 12 saate, on sekiz yaşında 10 saate
düşer. Yetişkinler uyku için 7-9 saate ihtiyaç duyarlar ama, genelde 6 saat
yeterlidir.