Radikal İslam-Hüküm

09 Mart 2011

Hükm’ün Lugat ve Istılah Manası

Hükm kelimesi, “yargılama, düzeltme amacıyla önleme, karara bağlamak, men etmek, kaza” anlamına gelen hakeme fiilinin mastarıdır. “Adaletle yargı, kaza, önerme, karar, otorite, birini bir işten alıkoymak” anlamlarına gelir. İsfehani’ye göre alıkoyma ya da men etme ıslah içindir.
Hükm için “ata gem takmak ve gemiyi yönetmek” anlamı da verilmiştir .
Çoğulu “Ahkam” olarak gelir. Hâkim, hükûmet, hikmet, hâkimiyet, tahkim kelimeleri de hakeme kökünden türemiştir.
Kelime Türkçe’ye de “yargı, egemenlik, hakimiyet, önem, geçerlilik, hız, şiddet” olarak geçmiştir.Kavram olarak hükm’ün şu şekilde tarifleri yapılmıştır:

Tanrının yargısı ve buyruğudur.
Kur’an’da bildirilen kurallara göre verilen değişmez ve tartışılmaz kararadır .

Kur’an-ı Kerim’de Hüküm

Kur’an- ı Kerim’de hüküm kavramının kök harfleri olan hakeme kelimesi ve türevleri 209 yerde geçmektedir . Hakeme ve müştaklarının Kur’an-ı Kerim’de kullanımı birkaç mana kategorisinde incelenebilir:

Hukuki yargı, hakemlik yapma; bir kural, hüküm koyma, sonuç çıkarma; hükümran olma, yönetme ve mutlak hâkimiyet.Bu manalar kelimenin Kur’an’daki kavramsal alanıdır. Bu manaları hemen hemen bütün ha-ke-me formlarında görmek mümkündür. Hakeme fiilini ve formlarını Kur’an’daki kullanımları açısından dokuz kategoride inceleyebiliriz:

Hakeme, hüküm, hâkim/hâkimîn, hükmüllah, insanın hükmü/hükmetmesi, hikmet, hakîm, ihkam, hakem.

Biz burada belirtilen tasnif çerçevesinde araştırma konumuz gereği hüküm ve hükmüllah kategorileri üzerinde duracağız.Burada hüküm ve hükmüllah ifadelerini birlikte ele almayı uygun buluyoruz.

“Hüküm”, hakeme fiilinin mastarıdır ve isim olarak Kur’an’da yirmi dokuz yerde geçmektedir. Bu kullanımlardan on üç âyette hükmün sadece Allah’a ait olduğu ifadelendirilmiş ve hüküm Allah’a izafe edilmiştir (En’am 6/57, 62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas 28/70, 88; el-Mümtehine 60/10; el-Maide 5/43; el-Mü’min 40/12; er-Rad 13/41; Kehf 18/26; en-Neml 27/78; eş-Şura 42/10; et-Tur 52/48; el-Kalem 68/48; el-İnsan 76/24).

“Hüküm yalnız Allah’a aittir” ifadesinin kullanıldığı âyetlerin bir kısmında Allah’ın tekliği, ona şirk koşulmaması gerektiği ve dolayısıyla tapılacak tek varlık olduğu ifade edilmektedir (Yusuf 12/40, 67; el-Kasas 28/70, 88; el-Mü’min 40/12).

İslam Tarihi’nde “tahkim” olarak bilinen ve Hüküm ancak Allah’ındır şeklinde sloganlaşmış bulunan ifadenin iki örneği Yusuf sûresinde, bir örneği de En-am sûresindedir. Bu üç âyet mana itibariyle Allah’ın yegane ve mutlak hâkim olduğunu ifade etmektedir.

“Babaları: ‘Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam olmaz, hüküm ancak Allah’ındır, O’na güvendim, güvenenler de O’na güvensinler’ dedi.” (Yusuf 12/67)

“Sözün gelişinden açıkça anlıyoruz ki, bu cümlede yüce Allah’ın kaçınılmaz ve karşı konulmaz nitelikteki ezici takdiri ile bu takdirini yürürlüğe koyan ve insanlara hiçbir müdahale yetkisi tanımayan ilahi hükmü kastediliyor.”

“Allah’ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir; kendisinden başkasına değil, O’na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12/40)

Allah’ın hükmü “takdir” olarak tefsir edilmiştir.

“De ki: Ben Rabbim’den bir belgeye dayanmaktayım, halbuki siz onu yalanladınız; acele istediğiniz de elimde değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatır.” (En’am 6/57)

“Yüce Allah’ın, ‘hüküm ancak Allah’ındır’ buyruğu şunu göstermektedir: Allah herhangi bir husus hakkında hüküm verdiyse, kul hiç bir şeye kadir olamaz. Allah’ın o hususta hüküm vermiş olması hali müstesna, kulun Allah’a rağmen küfre sapmasına da imkân yoktur. Bütün fiillerde de durum budur. Çünkü ayet-i kerimenin nassı hususilik ifade eder. Yani Allah’tan başkasının hükmetme hak ve yetkisi yoktur, demektir.”

Hüküm koyma yetkisi, sadece ve sadece Allah’ın olmalıdır. İlahlığının her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah’a özgüdür. Zira egemenlik tanrılığın niteliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren, ister bir birey, bir sınıf, bir parti, ister bir grup, bir ulus, isterse uluslararası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun- tanrılığın nitelikleri noktasından herkesten önce Allah’a savaş açmış demektir. Tanrılığın baş niteliği durumundaki egemenlik noktasında yüce Allah’a savaş açan ve egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren, yüce Allah’ı apaçık bir biçimde inkâr etmiştir. Böyle bir kimsenin kâfir olduğu noktasında dinin kesin hükmü için, sadece bu ayetteki ifade bile yeterlidir!”

“Hükmüllah” ve “hükmü rabbike” ifadesinin yer aldığı âyetler de ise Allah’a izafe edilen hüküm, üzerinde ihtilaf edilen bir konunun bir bilirkişi ya da hakem tarafından açıklığa kavuşturulması veya önerme, yargı, buyruk, verilen hükmü söylemek manasında kullanılmıştır. Ayrıca bu âyetlerin bir kısmında Allah’ın hükmüne sabredilmesi (et-Tur 52/48; el-Kalem 68/48; el-İnsan 76/24) tavsiye edilmiştir ve genel olarak Allah’ın kararı ve takdiri anlamında kullanılmıştır.

Karşılaşılan muamelata dair hukukî bir yargıya da “hükmüllah” denilmiştir.
“Ey inananlar! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları deneyin, hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mümin kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir Onlar da bunlara helal olmazlar. İnkarcıların bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin: Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. İnkarcı kadınları nikahınızda tutmayın; onlara verdiğiniz mehri isteyin; inkarcı erkekler de hicret eden mümin kadınlara verdikleri mehirleri istesinler. Allah’ın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah bilendir, Hakim’dir.” (el-Mümtehine 60/10)

İlahi kitaplar için de “Hükmüllah” ifadesi kullanılmıştır.
“Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış değillerdir.” (el-Maide 5/43)

Hüküm ifadesinin kullanıldığı diğer bir üç âyette Allah’ın bazı peygamberlere hüküm vermesinden (eş-Şuara 26/21, 83; el-Meryem 19/12); bazılarına da hüküm ve ilim vermesinden (el-Kasas 28/14; Yusuf 12/22; el-Enbiya 21/74, 79); üç âyette de insanlara ve israiloğullarına hüküm, kitap ve nübüvvet vermesinden (Âl-i İmran 3/79; En’am 6/89; el-Casiye 45/16) bahsedilmektedir.

Müfessirler, Allah’ın peygamberlerine verdiği hükmü; onların Allah’ın kitabını anlama kabiliyeti bilgelik kendisine sımsıkı sarılması emredilen kitabı kavrama yeteneği, dinî hükümleri anlama yeteneği egemenlik ve sağlıklı değerler ile saçma değerleri birbirinden ayırmayı sağlayacak ve daha kalıcı gerçeklere ulaştıracak bir yolun başına getirecek olan hikmet peygamberlik olarak tefsir etmişlerdir.
Hükmün Allah’a izafe edildiği ve bunun cahiliye hükmüne karşı tercih edilmesi gerektiğini belirten âyet de şu şekildedir.

“Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (el-Maide 5/50)

Cahiliye hükmü kanun , düzen, âdet ve gelenek şeklinde anlaşılabilir.

“Böylece Biz Kuran’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz.” (er-Rad 13/37)

Bu âyette Kur’an’ın dil bakımından özelliği belirtilmektedir.
“Davud ve Süleyman da milletin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken, Biz onların hükmüne şahittik.” (el-Enbiya 21/78)

Bu âyette de Davud ve Süleyman peygamberlerin hukuki bir kararına şahit olunduğu belirtilmektedir.“Hüküm” ve formlarının Kur’an’da yer aldığı âyetler ve manaları incelediğinde bu kelimenin; Allah’ın, insanların ve peygamberlerin hüküm vermesini, koymasını ve yargılamasını ifade ettiği rahatlıkla görülebilir. Bu âyetlerde siyasi bir yönetim manası söz konusu değildir.

Kur’an’da Allah’ın hükümleriyle değil Allah’ın indirdiği ile (el-Maide 5/43-45, 47-49) hükmedilmesi istenmektedir. Allah’ın indirdiğini, Allah’ın resullerine vahiy vasıtasıyla “ilâhi nihaî esaslar olarak almak gereklidir .

Kur’an-ı Kerim’e göre Allah’ın kozmolojik ve ontolojik hâkim olmasını doğrular. Allah’ın hâkimiyeti hususunda insanlar arsında bir tartışma yoktur. Tartışma, Allah’ın insana beşerî-siyasî egemenlik hakkı verip vermediği konusundadır.

Kur’an’ göre siyasî egemenlik insana aittir. Yönetim konusunda yapılacak iş şura yoluyla toplumsal iradenin tecelli ettirilmesi ve adaletli yönetimdir. İnsan sahip olduğu hür iradesiyle toplumsal iradeyi gerçekleştirebilecek güçtedir. Yoksa “hâkimiyet Allah’ındır” iddiası ile hükmetmeye kalkması ve kendi iradesini ve yorumlarını Allah’ın iradesi sayması, açıkça bir ilahlık davasıdır.

Esasen egemenliği metafizik hâkimiyete dönüştürmek, onu kullananları sorgulama dışında bırakmak ve böylece topluma hesap vermek ve halk tarafından gerektiğinde değiştirilmek endişesinden kurtulmak demektir. Kur’an-ı Kerim’de Allah egemenliği kullanma yetkisini sadece insana vermiş ve ondan bu yetkisini doğru kullanmasını istemiştir .


Radikal İslam-Mülk

09 Mart 2011

Mülk’ün Lügat ve Istılah Manası

Me-le-ke sözlükte; bir şeye sahip olmak, elde etmek, eline geçmek, bir işi kontrolü altında tutmak, bir işe hâkim olmak, herhangi bir şey ya da kimse üzerinde nüfuz ve otoritesi bulunmak, yönetmek, gücü yetmek manalarında kullanılmıştır.

Bir şeye sahip olmak anlamında “melektü’ş-şey’e/milken şey’in, mülkiyetini ele geçirdim, sahip oldum” denilir .

Hamuru iyice yoğurmak anlamında “melektü’l-acine melken” .
Araplar bir kadınla evlenmeyi kastettiklerinde “melektü’l- mer’e, kadına malik oldum, onunla evlendim” derler .
Çubuk kabuğuyla beraber güneşte kuruduğu zaman “meleke’n- nebga” denilir .
Ayrıca birini bir işin sahibi yapmak, bir işe atamak, görevlendirmek, hükümran olmak ya da evlendirmek anlamında imlak; birisin mal mülk sahibi kılmak anlamında temlik; bir şeye ya da bir yere kahr yoluyla sahip olmak, huy, âdet vs. iyice kök salıp yerleşmek anlamında temellük; kendini kontrol etmek ve kendine hakim olmak anlamında an harf-i ceriyle de temâluk olarak kullanımları .

Meleke kökü için işin kıvamı, özü anlamında “milku’l-emr” şeklinde bir kullanımı vardır ki bu manada olmak üzere “el-kalbu milâku’l-cesed, kalb vücudun esasıdır” denilir .Araplar suyun başını tutmak, oraya hakim olmak anlamında “el-mâu meleku emr” derler .

Mülk ve milk ise “meleke”nin mastarıdır ve yine o da sahip olma ve güç, iktidar anlamındadır .Mâlik, melekût, melik, mülkiyet de bu kökten türetilmiş kelimelerdir.
Mülk kelimesinin Türkçe’ de üç ayrı kullanımı söz konusudur. Bunlar; ev, arsa ve arazi gibi taşınmaz mallar anlamında; bir devletin hâkimiyeti altındaki toprakların tümü anlamında; vakıf olmayıp bir kimsenin şahsına ait olan yapı veya yer anlamında kullanılmaktadır .

Sonuç olarak mülk kavramı, insanlar için söz konusu olduğunda insanlar üstündeki tasarrufu ifade eden bir kavram olarak, Allah için kullanıldığında ise Allah’ın varlığa egemenliğini ve varlığın yönetimini ifade eden bir kavram olarak tanımlanabilir.

Kur’an’da Mülk

Mülk Kur’an’da çok zikredilen kavramlardan biridir. Bu kavram incelendiğinde yönetimle ilgili olan mülk olarak ve insan-eşya ilişkisini ifade eden milk olarak Kur’an’da iki farklı anlam alanında kullanıldığı söylenebilir.

Yönetime bakan yönüyle mülk kavramı, Kur’an’da hem Allah için hem de insan için kullanılmıştır. Allah için kullanıldığında Allah’ın varlığa egemenliğini ve varlığın insanlar için kullanıldığında ise insanlar üzerindeki tasarrufu ve otoriteyi ifade eden birkavram olarak yer almaktadır.
Kur’an’da mülkün Allah’ın varlığa egemen oluşunu ifade etmesi değişik türevleriyle anlatılır.Kur’an’da mülk kelimesinin yer aldığı “lillâhi mülkü’s-semâvâti ve’l-ard” ifadesi on sekiz âyette geçer. İfadenin anlamı “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.” şeklindedir ve Allah’ın tüm varlıklar üzerindeki mutlak hâkimiyetini ve tasarruf gücünü anlatır .

“Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur.” (Burûc, 85/8)

“Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah’ın olduğunu bilmiyor musun? Dilediğine azabeder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye Kadir’dir.” (Maide 5/40)

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek O’na aittir. O’na döneceksiniz.” (Zuhruf 43/85; Bkz., Hadid 57/2, 4-6; Şûra 42/49; âl-i İmran 3/189)

Bu ifade çok yerde geçmekle birlikte birkaç âyette kavram dizimi şeklinde Allah’ın bazı sıfatları ile birlikte zikredilmiştir ki bu şeklin Allah’ın mutlak egemenliği ile ilgili bir takım özellikleri çerçevesinde daha kapsamlı ve vurgulu bir anlatım biçimi olarak görülebilir. Aşağıdaki âyetlerde, İlah- hakîm- alîm- mülk- dönüş dizilişi şeklindedir.

“Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek O’na aittir. O’na döneceksiniz.” (Zuhruf 43/ 84-85; Bkz., Tevbe 9/115-116; Hadîd 57/4-6; Nûr 24/41-42 vd.).

Bu ifade Kur’an’da “melekûtu’s-semâvâti ve’l-ard” şeklinde iki âyette gökler ve yere izafetle kullanılmış, iki âyette de her şeyin melekûtu şeklinde kullanılmıştır (En’âm 6/75; A’raf 7/185; Mu’ninûn 23/88; Yasin 36/83).

Melekût da mülk demektir, izzet ve hükümranlığı ifade eder . Ayrıca bir şeyin iç yüzü, iç ciheti ve ruhlar âlemi anlamında da Mutasavvıflar tarafından görünmeyen varlıklar âlemi, gayb âlemi olarak kullanılmıştır.

Lehu’l-mülk ve biyedihi’l- mülk ifadeleri de hâkimiyetin Allah’a ait oluşunu ifade eden bir kullanım şeklidir. İlk ifade Kur’an’da dört yerde (En’am 6/73; Tegabun 64/1; Zümer 39/6; Fatır 35/13), ikincisi ise sadece bir âyette (Mülk 67/1) zikredilmektedir.

El-mülkü yevmeizin lillah ifadesi de hâkimiyetin Allah’a ait oluşunu ifade eden bir kullanım şeklidir. Kıyamet günüyle ilgili olan bu kullanım “o gün hükümranlık Allah’ındır” anlamında iki yerde (Hac 22/56; Furkan 25/26), “bugün hükümranlık kimindir?” şeklinde soru sorulup cevap verilmesi şeklinde bir âyette (Mu’min 40/16) geçmektedir.

İki âyette de Allah’ın göklerde ve yerde hâkimiyetin tek sahibi olduğu vurgulanmakta ve hükümranlığında eş ve yardımcı kabul etmediği ifade edilmektedir (İsra 17/111; Furkan 25/1-2).

Üç âyette de Allah’ın mülkle birlikte hüküm vermesinden bahsedilir (Bakara 2/251; Nisa 4/54; Sâd 38/20).

Cennet nimetlerinin tasvirinin yapıldığı bir yerde de Allah’ın saltanat vermesinden bahsedilir (İnsan 76/20).

Yine Allah’ın hükümranlık sahibi olmasını ifade eden mâliku’l-mülk şeklinde bir kullanım (Âl-i İmran 3/26) vardır. Fatiha 1/3’te mâliku yevmi’d-din şeklinde kullanımı vardır ki bu herkese yaptığının karşılığının verileceği günde Allah’ın hâkimiyetini anlatır.

Mülk kavramı Kur’an’da Allah için kullanıldığı gibi insanlar için de
kullanılmıştır. Allah için kullanılanlar yukarıda görüldüğü gibi Allah’ın mutlak hükümranlığını ve ontolojik hâkimiyetini ifade için kullanılırken, insanın mülkiyetinden bahseden âyetlerde ise genellikle insanın siyasî hâkimiyeti anlatılmaktadır.

İnsanın mülke sahip olmasıyla ilgili olarak dikkati çeken, insana mülkü Allah’ın verip yine Allah’ın aldığı ile ilgili kullanımdır.

“De ki: Hükümranlığın sahibi olan Allah’ım! Hakimiyeti dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kadir’sin.” (Âl-i İmran 3/26)

Âyet-i kerime, hükümranlığın Allaha ait olduğunu, yarattıkları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunduğunu, beyan etmektedir.Allah’ın Hz. Davûd’a hükümranlık vermesinden kuvvetlendirmesinden bahsedilmektedir.

“Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm salahiyeti vermiştik.” (Sâd 38/20)
“Onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar; Davud Calut’u öldürdü, Allah Davud’a hükümranlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah âlemlere lütufkârdır.” (Bakara 2/251)

Bilindiği gibi Hz. Davûd hem peygamber hem de saltanat sahibi bir hükümdardır. Yine aynı durumda olan Hz. Süleyman’a saltanat verilişi ise şu âyetlerde ifade edilir:

“Süleyman: Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın dedi” (Sâd 38/35)

“Süleyman’ın saltanatı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı…” (Bakara 2/102)

Birinci âyetteki mülkü Râzî manevî bir hükümdarlık şeklinde tefsir .Hz. Yusuf’a da hükümranlık verildiğinden bahsedilmektedir (Yusuf 12/101).Görüldüğü gibi mülk kavramı sadece Allah için kullanılmamış aynı zamanda insanlar için de kullanılmıştır. Buradan hareketle denilebilir ki Allah insanların kendileriyle ilgili olan işlerini yine kendilerinin yapmasını dilemiştir ve beşerî- siyasal hâkimiyetin insanların elinde olmasını murâd etmiştir.

Burada araştırma gereği sadece mülk ifadesi üzerinde durulmuştur. Ancak Kur’an’da meleke ve türevlerinin kullanılışı dikkate alındığında mülk kavramının iki yönde kullanıldığı dikkat çeker:

1-Allah’ın mutlak hâkimiyeti, gücü ve yönetimi.
2-İnsanların saltanat ve iktidarı.

Sonuç olarak Kur’an’da, mülk kelimesi, içinde yer aldığı âyetlerin metin içi bağlamlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, tüm âyetlerde “yönetim gücü, tasarruf gücü, saltanat, hükümranlık” gibi anlamlar taşıdığı görülür.


Radikal İslam-Hilafet

09 Mart 2011

Hilafet’in Lügat ve Istılah Manası

Arapça ha-le-fe fiilinden mastar olan hilafet kelimesi sözlükte arkada olmak, birinin arkasından gelmek, bir başkasının yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gitmek, ve yerini doldurmak, halef olmak, takip etmek, vekalet etmek, temsil etmek, bir kimseye ya da bir şeye bedel olmak, birinin yerine geçerek onun işini devam ettirmek anlamlarına gelir.

“Halefe hilafeten” cümlesinin manasındaki halife olmak ya birinin arkasından gelmektir ya da onu takip etmek demektir. Halife kelimesinin çoğulu da hulefa ve halaif şeklinde gelmektedir.

“Hilafet demek, başka birine temsilci veya vekil olmak demektir. Vekillik edilen kimse ister kaybolsun, ister ölmüş olsun ya da bu halife olan kimse halife kılan kimse tarafından yüceltilmek için böyle bir vazifeye getirilmiş olsun fark etmez. Falanca falana halife tayin oldu demek onun işini eline aldı demektir. Tayin eden ve edilen bir arada veya ayrı olsun mana değişmez.”

Hilafetin kavramsal olarak şu şekilde tarifleri yapılmıştır:

Hilafet, peygambere vekaleten umum ehl-i İslam’a imamet ve amiriyet ve şeriat-ı İslamiyye’yi himaye etmek vazife-i mukaddesesidir, yani Hz. Peygamber’e vekaleten bütün Müslümanları idare etme ve İslam dinini koruma vazifesidir .

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in ölümünden sonra bütün Müslümanlara önderlik etme görevidir .

Bu tanımlamalardan sonra hilafet, Hz. Peygamber adına Müslümanları idare etme yetkisini elde tutma veya devlet başkanlığı şeklinde tanımlanabilir.Hilafet müessesesinin başkanına da halife denilmiştir. Halife kelime olarak arkadan gelen, vekâlet eden; terim olarak ise peygamberlik dışında Hz. Muhammed’in vekili olarak Müslümanları yöneten ve İslam dinini koruyan şahsa verilen isimdir .

Kuran’da Halife ve Hilafet

Halefe ve bu kökten türeyen kelimeler Kur’an’da toplam 126 defa zikredilmektedir.
Halif, halife, istihlaf, aynı kökten gelen ve birbirleriyle bağlantılı olarak kullanılan kelimelerdir. Kur’an’da halife, kök anlamıyla bağlantılı olarak kullanılır, çoğulu halâiftir. Halîf’in çoğulu ise hulefâ’dır. İstihlaf ise birini halife kılmak anlamındadır.
Kur’an’da yerine geçmek, hükümdar ve imam olmak manalarına gelen bu kelime halife olarak iki âyette (el-Bakara 2/30; Sâd 38/26), halâif olarak dört âyette (En-âm 6/165; Yunus 10/14, 73; Fâtır 35/39), hulefâ ise üç âyette (A’raf 7/69, 74; Neml 27/62) geçer.

Kur’an’da halife ve istihlaf kelimelerinin geçtiği âyetlerde halifelikle vasıflandırılanları üç kategoriye ayırabiliriz.

Birincisi, insanoğlunun yeryüzünün halifesi olmasıdır. Bunun örneğini Bakara 2/30’da görebiliriz.
“Rabbin meleklere ‘ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti; melekler, ‘orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler; Allah ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.”

İkinci olarak, halife kılma Allah’ın bir topluma başkalarından sonra hâkimiyet vermesidir.

“Yine de onu yalanladılar, biz de hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Bak ki uyarılanların (fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu!” ”(Yunus 19/73)

“Allah’ın sizi Ad milleti yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın; Allah’ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın dedi.” (A’raf /74; Hûd 11/57; En’âm 6/133; Nur 24/55)

Üçüncü olarak, Allah’ın bireyleri halife kılmasıdır.

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” (Sad 38/26)

Daha önce de belirttiğimiz gibi halife kelimesi Kur’an’da sadece iki âyette zikredilmiş fakat yeryüzünde var edilen halifenin kimin halefi, kimin temsilcisi olduğu çok tartışılmıştır.

Bakara 2/30’da halife kelimesinin semantik alanında Allah, melekler, yeryüzü, fesat, kan dökme, meleklerin tesbih ve takdisi kavramları bulunmakta ve alanın odak kavramını da halife kelimesi oluşturmaktadır. Sâd 38/26’da ise Allah, Dâvud, yeryüzü, insanlar, hak, hüküm, sebilullah, heva kavramları yer. Her iki âyette de yeryüzü kelimesi dikkat çekmektedir. Her ikisinde de “yeryüzünde halife olmak” ifade edilmiştir. Halef olmak ya olmayan biri ya da görevini görevini ifa edemeyecek durumda olan veya ölmüş bulunan biri için geçerli ise, âyetleri anlamada karşımıza bazı problemler çıkar.

Müfessirler bu sorulara cevap aramışlardır. Âyette kime halife olunmaktadır? Eğer halife vekil ise Allah’ın mı vekilidir?

Bu konuda müfessirlerin görüşleri şu şekildedir.

Mahalli Bakara 2/30’daki halifeyi, “Allah’ın hükümlerini yeryüzünde infaz edecek bir vekil” olarak anlarken, Sâd 38/26’daki halifeyi “insanların işlerini yöneten biri” olarak almaktadır.

Taberi ise bu âyeti “öncelikle insanların arasında hükmeden, peygamberlerin vekili” olarak anlamaktadır.Taberî, Bakara 2/30’un uzun bir tefsirini verir. Yeryüzünün insanlardan önce cinler tarafından iskân edildiğini belirterek, âdem’in de onların halifesi olduğunu zikreder. Halife, birisinin mevkiini herhangi bir konuda ondan sonra alan kimsedir .

Zemahşerî de Mahalli gibi düşünmekle birlikte “yardımcı olma” vasfını vurgulayarak; “biz seni yeryüzü hâkimiyetine halife kıldık” manasını vermektedir. Âdem ve zürriyetinin melekler halef oldukları fikrini tercih etmekle birlikte, Âdem’in halifetullah şeklinde anlaşılabilme ihtimalinden bahsetmektedir .

Taberî de Bakara 2/30 için kelimenin dil anlamına vurgu yapmakla birlikte, “halife ile âdem kastedilmektedir, çünkü o yeryüzünde hak ile hükmeden Allah’ın halifesidir” demekten geri durmaz.

Razî, birinci âyette Âdem’e ve insanlığa yeryüzü halifeliğinin verildiğini belirtirken ikinci âyette halife kelimesini peygamberlerin halifesi, insanların idarecisi olarak ele almakta, hüküm ve mülk kelimeleriyle izah etmektedir.

Hiçbir âyette halife sözü Allah’a izafe edilmemiştir. Halife, hulefa ve halaif olarak yalın; yeryüzünde halife/halifeler olarak halife/halâif fi’l-ard biçiminde; veya yeryüzünün halifeleri anlamında halâifu’l-ard / hulefâu’l-ard biçiminde olmak üzere üç şekilde kullanılmıştır. Allah-u Teâlâ Bakara 2/30’dan bir önceki âyette de yeryüzünün insanlar için olduğunu zikretmiştir (Bakara 2/29).

Âyetler “sizi yeryüzünün halifeleri yapan” anlamındadır ve bununla “önceki ümmetlere halef olan Muhammed ümmetinin kastedildiği genel kabul görmüştür. Anlaşılan o ki, halife kelimesinin geçtiği âyetlerde genel bir ifade kullanılmış ve siyasi bir yoruma yer verilmemiştir. Ancak Sâd 38/26’da halifenin siyasi bir içerikle ele alındığını görüyoruz.

Âyete göre Allah Dâvud peygamberi insanları adaletle yönetmesi ve hüküm vermesi için göndermiştir. Bilindiği üzere Hz. Dâvud, dinî ve siyasî otoriteleri birleştiren hem peygamber hem de İbranilerin başında bir hükümdardı (Bakara 2/246-250).

Kur’an’da halife kelimesinin kullanıldığı âyetlerden anlaşılan, bu kelime Kur’an’da birbirleriyle ilişkili anlamlarda kullanılmış. Ancak bu anlamlar peygamberin halefi ve kendisinden sonra yerine kaim olan İslam camiasının başkanı anlamını karşılamamaktadır. Halifenin peygamberin halefinin ünvanı olması gerektiğine dair bu âyetlerde sarih bir işaret olmadığı söylenebilir. Halife kelimesi Kur’an’da Arap dilindeki tabi kullanımının dışında bir anlamda kullanılmamıştır. Halife kelimesi, Kur’an vasıtasıyla değil Kur’an ve peygamberden sonraki tarihi olayların gelişmesine bağlı olarak kurulan halifelik müessesesi sebebiyle bir anlam değişmesi ve gelişmesine uğramıştır.

Yani “Hilafet” Kur’an kaynaklı değil, rivayet/ hadis kaynaklı bir söylemdir.


Radikal İslam-Ümmet

09 Mart 2011

Ümmet’in Lügat ve Istılah Manası

Ümmet kelimesi Arapça’da e-m-m kökünden türemiş bir isimdir. Ancak bazı dilciler bu kelimenin e-m-m kökünden türeyen ve ümmet kelimesi ile aralarında anlam yakınlığı bulunan ümm, ümmî ve imam kelimelerinden türetildiğini söylemektedirler.
Sözlükte, emm kökü bir şeye yönelmek, kastetmek, niyet etmek, bir şeyi hedef almak, bir topluluğun önünde olmak, bir şeyi sevk ve idare etmek, ana olmak anlamındadır.

Ümmetin kendisinden türetildiği söylenen ümm ise sözlükte, asıl, kök, kaynak, ana, çocuğun kendisinden doğduğu kadın anlamlarına gelir. Bu anlamlardan yola çıkılarak bir şeyin vücut bulmasına, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına asıllık eden her şeye ümm denilmiştir. Bu manada Hz. Havva’ya insanlığın ilk meydana gelişine vasıta olan kaynak olduğu için ümmünâ denmesi de bundandır.

Ümm kelimesinin Arap dilindeki temel anlamı, “etrafındakilerin kendisine bağlı bulunduğu merkez ve arkadan gelenlerin kendisine katıldığı herhangi bir şey” veya herhangi bir şey etrafında toplanan topluluktur.

Görüldüğü üzere ümmet kelimesinin dayandırıldığı emm ve ümm kelimelerinin her ikisi de toplanma ve aynı cinsten bir şey etrafında buluşmayı anlatmaktadır.
Ümm’ün anlamında bir asıl merkez ve bir de ona tâbî olanlar olduğu gibi, bir de önder ve arkasından gidenler vardır. Emm kelimesinin anlamında ise hedef ve gaye, merkezi bir konumda yer almaktadır.Aynı şekilde ümmetin kendisinden türetildiği söylenen kelimelerden olan ümmî ise annesinden doğduğu gibi kalarak yaratılışındaki tabiatı, safiyet ve fıtratı hiç değişmemiş kimse manasındadır . İmam kelimesinin temelinde ise ister hak ister bâtıl yolda olsun insanların kendisine yönelip uydukları ve yolundan gittikleri kimse, yani önder, rehber, lider gibi anlamlar yer almaktadır .

Ümmet kelimesi kelime olarak sözlükte; topluluk, toplum, millet; halk, taife, cemaat, insanlardan oluşan sınıf, peygamber gönderilen toplum, bir peygambere nispet edilen kavim, ister inansın ister inanmasın kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, bir peygambere inanıp onun etrafında toplanan insanlar, bir amaç etrafında toplanan grup, bir dinin mensupları, belli bir zaman diliminde yaşayan insan topluluğu, insanlardan her bir nesil, kuşak, her canlı türü, iyiliği öğreten nefsinde iyi hasletleri toplamış kişi, kendisine uyulan rehber, imam, benzeri olmayan kişi, taat, bir din üzere olup diğer dinlere muhalefet eden kimse, yol, yolun geniş kısmı, âdet, yüzün dolgun kısmı, insanın boyu, kişinin kavmi, kıyamet, nimet, mülk, anne gibi anlamlara gelmektedir.

Terim olarak ise ümmet, Bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümüdür. Aynı inanca bağlananlardan kurulu topluluktur.

Ümmet, belli bir düşünce veya aynı zaman ve mekan gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder.

Kur’an’da Ümmet

Kur’an-ı Kerim’de ümmet kelimesi elli bir tanesi tekil, on üç tanesi çoğul olmak üzere toplam altmış dört yerde geçmektedir. Tekil olanlarda kırk yedi tanesi ümmet şeklinde, iki tanesi ümmetüküm şeklinde geçerken çoğul olanlardan on bir tanesi ümemun şeklinde, iki tanesi ise ümemen şeklinde geçmektedir .

Daha önce ifade edildiği üzere ümmetin kök anlamında, bir amaç etrafında toplanma, bir hedefe doğru yönelme, bir önder ve o önderin arkasından gitme, merkezde bulunan bir şeye mensubiyet anlamları bulunmaktadır. İnsanların bir arada toplanmasını gerektiren durumlar da zaman, mekan, ırk, din, dil, gelenek vb. hususlardır. Diğer bir ifade ile genel olarak ümmetin birisi topluluk diğeri de onları bir araya getiren şey olmak üzere iki öğesi bulunmaktadır.

Kur’an’da da ümmet bu iki öğeyi bünyesinde toplayacak bir anlamda kullanılmaktadır. Ümmetin az ya da çok topluluk ifade eden anlamlarının dışındaki kullanımı ise oldukça azdır.

Kur’an’da geçen ümmet kelimesi büyük küçük, az ya da çok her çeşit insan topluluğunu ifade için kullanılmıştır. Bu topluluklar dört kategoride incelenebilir.
Birincisi ümmet kelimesinin, toplum içinde bir grup veya cemaat şeklinde kullanıldığı âyetlerde ümmet küçük bir topluluk anlamındadır.

“Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir ümmet olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır.” (Âl-i İmran 3/104) mealindeki âyette geçen ümmet, toplum içinde bir grup ve cemaat anlamındadır.

“Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir ümmet vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okurlar.” (Âl_i İmran 3/104)

meâlindeki âyette geçen ümmetun kaimetun ifadesi Dosdoğru hakşinas, adil, Allah’ın emrini yerine getiren topluluk anlamındadır.

“Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı, her yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan (mutedil) bir zümre vardı, çoğunun yaptıkları ne kötüdür” (Maide 5/66)

Bu âyette geçen ümmet kelimesi muktesidetun ifadesi ile farklı bir nitelik kazanmıştır. Ne yapacağını bilen, ifrat ve tefritten sakınarak ölçülü davranan işlerinde adalet üzere hareket eden topluluk anlamındadır (Bkz., A’raf 7/159, 160, 164, 168, 181; Kasas 28/33).

İkinci olarak ümmet kelimesinin Kurân’da zaman zaman topluluk anlamında kullanılmıştır.

“Bir ümmetin diğer ümmetten daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın. Allah onunla sizi dener. And olsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size kıyamet günü açıklar.” (Nahl 16/92) meâlindeki âyette iki ayrı topluluktan bahsedilmektedir (Diğer âyetler için bkz., Enbiya 21/92; Mü’minun 23/52; Bakara 2/134, 141).

“Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitap’da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.” (En’am 6/38) meâlindeki âyette de çoğul olarak geçen ümem kelimesi canlı hayvan cins ve topluluklarını ifade etmek için kullanılmıştır.

Üçüncü olarak ümmet kelimesi aşağıda mealleri verilecek olan âyetlerde toplum ve millet anlamında kullanılmıştır.

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık. Sizin Tanrınız tek bir Tanrı’dır, O’na teslim olun. Allah anıldığı zaman kalbleri titreyen, başlarına gelene sabreden, namaz kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan sarfeden ve Allah’a gönül vermiş olan kimselere müjdele.” (Hac 22/34)

“Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibadet tarzı gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine davet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.” (Hac 22/67)

Ayrıca Kur’an’da her ümmetin bir eceli olduğundan (A’raf 7/34; Yunus 10/49; Hicr 15/5, mü’minun 23/43), ümmetlere peygamberler gönderildiğinden (En’am 6/42; Yunus 10/47; Ra’d 13730; Nahl 16/63; Fatır 35/24) bahsedilmektedir.

Dördüncü olarak ümmet kelimesinin Kur’an’da bazı âyetlerde belli bir zaman aralığını ifade eden müddet anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

“And olsun ki, onların azabını sayılı bir süreye kadar (ila ümmetin ma’dudetin) ertelesek, Onu alıkoyan nedir? derler. Bilin ki, onlara azab geldiği gün, artık geri çevrilmez; alaya aldıkları şey onları mahvedecektir.” (Hûd 11/48)

“Hapisteki iki kişiden kurtulmuş olanı, bir müddet sonra (ba’de ümmetin) Yusuf’u hatırladı ve: Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin dedi.” (Yusuf 12/45)
Bu âyetlerde yer alan ümmet belli bir süre ya da uzunca bir zaman aralığı anlamında kullanılmıştır.

Ümmet kelimesi Kur’an’da belli vasıfları olan insan topluluklarını ifade ettiği gibi insan dışında ortak özelliklere sahip bazı canlı topluluklar için de kullanılmıştır.
“Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitap’da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.” (En’am 6/38) meâlindeki âyette de çoğul olarak geçen ümem kelimesi canlı hayvan cins ve topluluklarını ifade etmek için kullanılmaktadır.

A’raf 7/38; Fussilet 41/25; Ahkaf 46/18’de de ümmet kelimesi canlı varlıklar topluluğu arasından özellikle insan ve cin topluluğunu ifade etmek için kullanılmıştır.

Kur’an’da sadece bir âyette ümmet kelimesi tek bir şahsa atfen kullanılmıştır:
“ İbrahim hanif olarak Allah’a yönelen bir ümmetti. Müşriklerden değildi” (Nahl 16/120).

Müfessirler bu âyette geçen ümmet kelimesine genellikle her türlü iyiliği şahsında toplayan insan (Zemahşeri, 1902: II, 170), hayır öğreten kişi, önder, lider, kendi dışındaki dinlere muhalefet eden , gibi anlamlar vermişlerdir.

Kur’an’da ümmet kelimesinin bazen de din anlamında kullanıldığı ifade edilmektedir.
“Hayır, doğrusu biz babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz derler” (Zuhruf 43/22)

Senden önce, herhangi bir şehre gönderdiğimiz uyarıcıya, şımarık varlıklıları sadece: «Doğrusu babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz» dediler. (Zuhruf 43/23)


Darü-l İslam-Darü-l Harb

09 Mart 2011

DÂRU’L-İSLAM VE DÂRU’L-HARB

Ülkelerinde İslam devleti hedefine ulaşmamış Radikal İslamcılar için içinde bulunulan dönemin, Hz Peygamber’in Mekke dönemine benzetildiği, bu dönemi yaşayanların ülkesinin daru’l- harb olduğunu ve İslam hükümlerinin uygulanmadığı ve Müslümanların güvende olmadığı ülkeleri tanımlamak için bu tabirin kullanıldığını daha önce söylenmişti. Ancak Kur’an’da ve sünnette dünyanın daru’l-harb ve daru’l-islam şeklinde bir taksiminin yapılmadığını ifade etmek gerekir. Bazı Müslüman müellifler, olaylar ve siyasî şartlar karşısında bu taksimi fukahanın yapmış olduğunu, ancak Hanefilerin delil kabul edip de bilinen hadis kitaplarında geçmeyen ve diğer mezheplerce de kabul görmeyen bazı hadislerde daru’l-harb kavramının geçtiği ifade edilmiştir.

Ancak hukukçuların daru’l-islam ve daru’l-harb ile ilgili olarak koydukları bazı hükümlere sünnetten delil getirirken, gerek Mekke ve Medine gerekse diğer bazı şehir ve bölgeler hakkında mütalaalarda bulundukları; bu yerlerin daru’l-islam veya daru’l-harb olup olmadıkları hususunda görüş ileri sürdükleri ifade edilmektedir.

Kur’an’da daru’l-islam veya daru’l-harb şeklinde bir kullanım olmamakla beraber biz bu tabirlerde kullanılan “dâr, islam ve harb” kelimelerinin lügatte ve Kur’an’da hangi anlamı ifade ettiklerini ve siyasî bir anlam ifade edip etmediklerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.

Dâr’ın Lügat ve Istılah Manası

Dâr kelimesi lügatte, insanın oturduğu bina, ev, yurt, konak, saray, arsa, mahalle, bina ve arsaların toplandığı yer, vatan manalarına gelir. Bir kavmin konakladığı, yerleştiği yere de dâr denir. Bu kelime belde anlamına geldiği gibi, mecazen kabile manasına da kullanılır. Çoğulu diyârdır.İslam Hukuku’nda ıstılah olarak kullanımında ise dâr, bir Müslüman veya gayri müslim idarecinin hâkimiyeti altındaki ülke manasındadır.

Kur’an’da Dâr

Dâr kelimesi Kur’an’da otuz sekiz âyette geçmektedir. Bunlardan otuz altısı tekil olarak on iki tanesi de çoğul olarak geçmektedir.
Kur’an’da dâr kelimesi ev, yurt, ülke, saray gibi anlamlarda kullanılma beraber ahiret hayatı ile ilgili olarak da kullanılmıştır. ahiretle ilgili kullanımları şu şekildedir:

Kur’an’da “ahiret yurdu ya da son yurt” anlamında daru’l- âhire tamlaması
dokuz yerde geçmektedir (Bakara 2/94; En’am 6/32, A’raf 7/169; Yusuf 12 /109; Nahl 16/30; Kasas 28/77, 83; Ankebut 29/64; Ahzâb 33/29).

Bunların ikisinde dâru’l-ahire’nin, dünyada iyilik yapan ve bozgunculuk istemeyenlere verileceği (Kasas 28/77, 83); dört yerde muttakiler için daha hayırlı olacağı ( En’am 6/32, A’raf 7/169; Yusuf 12 /109; Nahl 16/30); bir yerde muhsinler için büyük bir ödül olduğu (Ahzab 33/29) ifade edilmektedir.

Bir yerde de dünya hayatının oyun eğlenceden ibaret olduğu, gerçek hayatın ahiret hayatında olduğu ifade edilmiştir (Ankebut 29/64).
Bazı müfessirler bu kavramı cennet olarak tefsir etmişlerdir .

Huzur ve güven yeri anlamında dâru’s-selam şeklinde iki âyette geçmektedir:

“Rableri katında daru’s-selam vardır. O, işlediklerinden ötürü onların dostudur.” (En’am 6/127)

“Allah dâru’s-selam’a çağırırve dilediğini doğru yola eriştirir.” (Yunus 10/25)
Dâr kelimesi bir yerde de “dâru’l-mukame” şeklinde temelli kalınacak yer anlamında geçer:

“Bizi lütfuyla, dâru’l-mukameye (temelli kalınacak cennete) O yerleştirdi. Orada bize ne bir yorgunluk gelecek ve ne de usanç gelecektir.” (Fâtır 35/35)

Dâr kelimesi bir yerde de “dâru’l-karar” şeklinde kalınacak yer yurt anlamında geçmektedir.

“Ey milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, dâru’l-karardır (kalınacak yurttur).” (Mü’min 40/39)

Dâr kelimesi iki yerde de “akibdu’d-dâr” şeklinde son, sonuç, övülen sonuç, iyi akibet anlamında geçmektedir.

“Musa: Rabbim, katından bir doğruluk rehberini kimin getirdiğini, dünyanın sonunun (akibdu’d-dâr) kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrusu zalimler başarıya erişemezler dedi.” (Kasas 28/37)

“De ki, Ey milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu ben de yapacağım. Sonucun (akibdu’d-dâr) kimin için hayırlı olacağını bileceksiniz. Zulmedenler şüphesiz kurtulamazlar.” (En’am 6/135)

Yine bu kavram, son, sonuç, dünya yurdunun sonu anlamında iki yerde “ugbe’d-dâr” şeklinde kullanılmaktadır:
“Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Râ’d 13/24)

“Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; hâlbuki Allah bütün tuzakları boşia çıkarmıştır. Çünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir!” (Râ’d 13/42)

İki yerde “suu’d-dâr” şeklinde, kötü akibet, kötü ceza kötü yurt, cehennem anlamında geçmektedir:

“Sağlam söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bozanlar ve Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte lanet onlara ve kötü yurt(cehennem) onlaradır.” (Râ’d 13/25)

“O gün zalimlere, özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Artık lânet de onlarındır, kötü yurt da onlarındır!” (Mü’min 40/52)

Yine bir yerde de de “dâru’l-bevâr” şeklinde helak olunacak yer, yok olma yeri, cehennem anlamında geçmektedir:

“Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi? O yurt girecekleri cehennemdir. Orası ne kötü bir yerdir.” (İbrahim 14/28-29)

Bir âyette “dâru’l-huld” şeklinde ebedi kalınacak yer anlamında bir kullanım ifade edilmektedir:

“İşte böyle; Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmeleri karşılığı orası onların temelli kalacakları yerdir (dâru’l-huld’dur).” (Fussilet 41/28)

Yine bir âyette “zikre’d-dâr” şeklinde bir kullanım vardır. Buna ahiret yurdunu düşünen, ahiret gününü hatırlatan, ahiret yurdunu hatırlama, yurdu hatırlama anlamı verilmiştir.

“Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlaslı kişiler kıldık.” (Sâd 38/46)

Dâr kelimesi bir âyette de “dâru’l-fâsıkîn” şeklinde, yoldan çıkanların, Allah’ın emrine karşı gelenlerin yurdu anlamında kullanılmaktadır:

“Ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık; onlara sıkıca sarıl, milletine de emret en güzel şekilde tutsunlar. Size Allah’a karşı gelenlerin yurdunu göstereceğim.” (A’raf 7/145)

Ayrıca dâr kelimesi dünya hayatı ile ilgili olarak belde, ülke, yurt, saray anlamında kullanılmıştır (Hud 11/65-66, 67; A’raf 7/89, 91; Ankebut 28/37; Ra’d 13/31; Haşr 59/9). Kârun’un yerin dibine geçirilen sarayı için dâr kelimesi kullanılmıştır.

“Sonunda, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu; kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (Kasas 28/81)


Radikal İslam-İslam da Harb

09 Mart 2011

İslam’ın Lügat ve Istılah Anlamı

İslam kelimesi, temel anlamı sıhhat ve âfiyet, görünen ve görünmeyen kötülüklerden, ayıp ve kusurdan, eziyet ve sıkıntıdan uzak olmak, emniyette olmak olan “selime” fiilinden hemze ile geçişli yapılan ve meşgul olduğu işi bırakmak, birini veya bir topluluğu yenmek, barış yapmak, teslim olmak, Müslüman olmak, birini bir işle görevlendirmek manasına gelen “esleme” fiilinin mastarıdır.

İslam kelimesi, boyun eğme, itaat etme, Allah’ın emrine teslim olmak anlamında kullanılır.

Izutsu İslam kelimesi için şöyle demiştir:

“ İslam kelime anlamı olarak boyu eğme ya da kişinin kendi varlığını, nefsini tümüyle bir başkasının iradesine teslim anlamındadır ve bunun fiil sıfat şekli durumundaki Müslim de teslim olmuş kişi demektir.”

Bu kelimeden türeyen başka bir kelime silm’dir. Silm barış anlamındadır ve harb kelimesinin zıddıdır.

Yine bu kelimeden türetilen selam kelimesi ise güven ve esenlik içinde olma, gizli ve açık tehlikelerden uzak ve esenlik içinde olma, barış içinde olma anlamındadır .

İslam kelimesi ise ıstılah olarak genelde; Hz. Muhammed’in yaydığı din ve bu dinden olanlar şekline tarifi yapılmıştır .

Kur’an’ da İslam

Kur’an’da selime fiilinin türevleri yaklaşık olarak yüz elli yerde geçmektedir.
İslam kelimesi ise sekiz yerde geçmektedir.Bu fiilin türevleri Kur’an’da genel olarak şu anlamlarda kullanılmıştır:

Teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek, ihlaslı olmak, özünü Allah’a vermek, barışa gitmek, tevhid üzere bulunmak, şirkten uzak olmak, çekişmeyi bırakmak, savaşı terk etmek, gönülden Allah’a tevekkül etmek, işleri Allah’a havale etmek.

Bu genel kabul dışında bu kelimenin kapsadığı anlam açısından Kur’an’da birbiriyle iç içe olan biri fiil biri isim olan iki tür kullanım söz konusudur. Fiil olarak esleme vezni “gönülden inanmak, fiillerle bunu yerine getirmek ve Allah’ın bütün tasarruflarına teslim olmak anlamına gelip Kur’an’da bu anlamda yer almaktadır (Bakara 2/112, 131; Âl-i İmran 3/20, 204; Nisa 4/125; En’am 6/14, 71; Hac 22/34; Neml 27/44; Lokman 31/22; Zümer 39/54; Mü’min 40/66).

Bu âyetler arasından bazılarında (Bakara 2/112; Nisa 4/125; Âl-i İmran 3/20; Lokman 31/22) “esleme vechu lillahi” şeklinde bir kullanım vardır.

“Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin (esleme vechu lillahi) ecri Rabbi’nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara 2/112)

Başka bir âyette de Hz. İbrahim’le ilgili olarak:
“Rabbi ona: Teslim ol (Eslim) buyurduğunda o, Âlemlerin Rabbine teslim oldum (Eslemtü) demişti.” (Bakara 2/131).

Bu iki âyetten de anlaşılan o ki burada yaratıcının kuluna önerisi ve kulun da kendi iradesiyle bunu kabulü dile getirilmektedir .

Ayrıca esleme fiilinin geçtiği âyetlerle ilgili olarak, bu fiil genellikle İslam dinine girmek, Müslüman olmak şeklinde anlaşılmış ve öyle tercüme .
Aynı durum Hucurat sûresi 14. âyet için de söz konusudur:

Bedeviler: İnandık dediler, de ki: İnanmadınız ama teslim olduk (Eslemna) deyin; inanç henüz gönüllerinize yerleşmedi; eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez; doğrusu Allah, bağışlar, merhamet eder.” (Hucurat 49/14)

Müfessirler bu âyette geçen “eslamna” kelimesi ile ilgili olarak yapılan yorumlarda eslemna fiilinin mef’ûlu ile ilgili olarak yani teslimiyetin Allah’a mı yoksa müslümanlara mı olacağına dair iki farklı görüş ifade edilmektedir.
Taberî buradaki teslim oluşu İslam toplumuna katılma olarak; Said bin Cübeyr ve Mücâhid de bu fiili öldürülme ve esir edilme korkusundan Müslümanlara teslim olma şeklinde yorumlamaktadırlar .

Yine bu âyetin yorumu ile ilgili olarak iman ve islamın aynı mı yoksa ayrı mı olduğu tartışması yapılmıştır .Esleme fiilinin kapsadığı anlam açısından Kur’an’ da birbiriyle iç içe olan biri fiil biri isim olan iki tür kullanımının söz konusu olduğunu söylemiştik.
İlki fiil olarak kullanımı idi, ikincisi de mastar-isim şeklinde kullanımıdır ki bu şekliyle Kur’an’da sekiz yerde geçmektedir (Âl-i İmran 3/19, 85; Maide 5/3; En’am 6/125; Zümer 39/22; Saf 61/7; Hucurat 49/17; Tevbe 9/74).

Müfessirler arasındaki genel kabul bu kullanımların müesses bir nizam olan İslam için yani din anlamında . Din ise sözlükte; boyun eğme, itaat etme, hakkını almak, ödünç almak, borç yapmak, zorlamak, hesaba
çekmek, ceza ve mükafat vermek anlamlarına gelmektedir .

Kur’an’da ise din kelimesi dört anlamda kullanılmaktadır: Boyun eğme (Âl-i İmran 3/83; Beyyine, 98/5); gelenek, örf, âdet, yol (Kâfirûn 109/6); ceza, karşılık (Zâriyat 51/25); hak din veya din edinme (Âl-i İmran 3/85)…gibi..

Muhammed Esed diğer müfessirlerin aksine olarak şöyle bir anlayış getirmektedir:
“…Bu çalışmada müslim ve islam terimlerini orijinal anlamlarına uygun olarak, yani Allah’a teslim olan veya olmuş kimse ve insanın Allah’a teslimiyeti şeklinde çevirdim. Aynı şey esleme fiilinin Kur’an’da kullanılan bütün biçimleri için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki, bu terimlerin ‘kurumsallaşmış’ kullanımı yani Peygamber Muhammed (SAV)’in izleyicileri için kullanılması, kesinlikle Kur’an sonrası bir gelişmeyi yansıtmaktadır ve bu nedenle de bir Kur’an çevirisinde yer almamalıdır.”

Ayrıca Kur’an’da kullanılan islam kelimesi üzerinde kişisel bir akt mı yoksa müesses bir nizam mı olduğu şeklinde de tartışmalar vardır .Selime kökünden türeyen başka bir kelime de silm ve selem’dir. Bunlar Kur’an’da barış anlamında kullanılmıştır (Bakara 2/208; Nisa 4/90,91).

Yine selime kelimesinden türeyen başka bir kelime de selam ve selamettir. Bunlar da sözlük anlamlarında değindiğimiz gibi yine barış, huzur ve sükun içinde olma, gizli ve açık tehlikelerden uzak ve esenlik içinde olmak demektir. Ancak Kur’an’da kullanıldığı yerler genelde siyasî içerikte uzaktır. Daha çok dünyada sükûnet, ahirette esenlik anlamında kullanılır .

Harb’in Lügat ve Istılah Anlamı

Harb kelimesi sinirlenmek, kızmak, kavga etmek, dövüşmek, savaşmak anlamına gelen haribe fiilinin mastarıdır. Savaş, kavga, dövüş anlamına gelmektedir.

Istılah olarak ise harb; iki veya daha çok devletin, aralarındaki diplomatik ilişkileri keserek orduları vasıtasıyla çarpışmasıdır (Larousse, tsz: VIII, 430).

Kur’an’da Harb

Harb kelimesi Kur’an’da, altı yerde geçmektedir ( Tevbe 9/107; Maide 5/33, 64; Bakara 2/279; Enfal 8/57; Muhammed 47/4) ve yine Kur’an’da savaş anlamında kullanılan diğer bir kelime olan kıtal ile aynı anlamda kullanılmıştır.

Bu izahlardan sonra anlaşılıyor ki dünyanın dâru’l-islam ve dâru’l-harb şeklinde taksimi Kur’an ve Hadis’le yapılmış değildir. Daha önce de belirtildiği gibi olaylar ve siyasî şartlar karşısında bu taksimi fukaha yapmıştır.


Radikal İslam-Hizb

09 Mart 2011

Hizb’in Lügat ve Istılah Anlamı

Hizb, başına bir musibet gelmek, kaba haşin olmak, çatmak, parti kurmak, oluşturmak anlamına gelen “hazebe” fiilinin mastarıdır. Grup, birlik, takım, ekip, parti anlamına gelir. Çoğulu “ahzab” dır .Ayrıca bütünden ayrılmış parça, bölüm, kısım, cüz, bölük anlamına gelir .

Istılah da ise anlamı, belli bir görüşü benimseyerek başkalarından farklılaşan güçlü bir gruptur ..
Bir topluluk ya da örgüt içinde inanç ve düşünce bakımından ayrılık gösteren yan tutmaya yönelik küçük topluluktur.

Kur’an’da Hizb

Hizb kavramı Kur’an’da on üç sûrede , on yedi âyette, yirmi kez geçmektedir. Bu yirmi kullanımdan sekizi hizb olarak tekil, biri hizbeyn olarak ikili, on biri de ahzab olarak çoğul şeklinde gelmiştir.

Hizb kavramı bazı âyetlerde taraf, yandaş anlamında kullanılmıştır. İki âyette üç yerde “Hizbullah” şeklinde Allah’ın taraftarları, O’ ndan yana olanlar anlamında geçer:

“Kim Allah’ı, Peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah’tan yana olanlar üstün gelirler.” (Maide 5/56)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.” (Mücadele 58/22)

Yine bir âyette şeytanın kendinden yana olanları ya da yandaşlarını cehenneme çağırdığından bahsedilir:

“Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun; O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (Fâtır 35/6)

Bir âyette iki kez “hizbü’ş-şeytan” şeklinde yine şeytanın taraftarları anlamında bir kullanım vardır:

“Şeytan onların başlarına dikilip Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin; şeytanın taraftarları elbette hüsrandadırlar.” (Mücadele 58/19)

Bazı âyetlerde grup, bölük fırka, topluluk anlamında (Hûd 11/17; Râ’d 13/36; Meryem 19/37; Ahzâb 33/20, 22; Zuhruf 43/65) kullanılmıştır (. Ashab-ı Kehf ile ilgili bir kıssada “hizbeyn” şeklinde bu anlamda geçmektedir:

“Sonra da iki guruptan hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık.” (Kehf 18/12)

Yine bir âyet-i kerime’ de, de hak dinin tek olmasına rağmen, insanların, bunu parçalayıp birbirleriyle çelişen dinler icat ettiklerini ve herkesin kendi dininden memnun olup diğerinin dinini reddettiğini, böylece insanların da çeşitli fırkalara ayrıldığını beyan ediyor.

“Onlar işlerini kendi aralarında bölük bölük ayırdılar. Her bölük kendi tuttuğu
yoldan memnundur.” (Mü’minûn 23/53; Rûm 30/32)

Bir âyette de peygamberlerini yalanlayan topluluklar için “ahzab” şeklinde çoğul olarak kullanılmıştır:

“Semûd, kavmi Lût ve eykeliler, bunlar işte o ahzab” (Sâ’d 38/13)

Bir âyette de “her gurubun belâ hususunda, belli bir günü olduğu” anlamında “yevmü’l-ahzab” şekline bir kullanım vardır:

“O iman etmiş olan kişi: Ey kavmim, doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab günü gibi bir günden korkuyorum.” (Mü’min 40/30)

Bu kullanımlarda anlaşılan o ki, hizb kavramı Kur’an’da zihnî faktörlerin belirleyiciliğinin hâkim olduğu ve üyelerinin tarafgirlik yaptığı topluluk ya da sosyal grupları anlatmak için kullanılmıştır ve siyasî bir içerikte kullanılmamıştır .